Red Purple Black

Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz-Akaid ve Kelam İlmi

Temel Kavramlar
Akâid Arapça bir kelimedir. “Düğümlemek” anlamındaki ‘akd kökünden türeyen ve “gönülden bağlanılıp inanılan şey, inanç” manasına gelen akîde kelimesinin çoğuludur. İ’tikâd kelimesi de aynı kökten gelir ve “düğüm atmışçasına bir şeye bağlanmak, gönülden inanmak” anlamına gelir. Aralarında bazı ince anlam farklarının bulunduğu kabul edilmekle birlikte îman kelimesi i’tikad ile eş anlamlıdır ve inanmak manasını ifade eder. Buna göre akâid “inançlar veya gönülden bağlanılıp inanılan esaslar” demektir. Terim olarak akâid “İslâm dînine aidiyeti kesin olan esaslar ve inanılması zorunlu bulunan inançlar” diye tanımlanır.

İslâm dîninin inanç esaslarını konu edinen ve bunları açıklayan ilme de Akâid İlmi denilir. Bu ilim dalı daha çok bir müslümanın inanması gereken temel esasları Kur’ân-ı Kerîm’den ve Hz.Peygamber’e ait hadislerden hareketle belirleyen bir ilimdir. Bu yönüyle akâid ilmi naklî bir ilimdir ve aynı zamanda temel inanç esaslarını açık seçik şekilde belirleyen ilk İslâmî bir ilimdir. Yüce Allah’tan aldığı vahiyleri çevresindeki insanlara tebliğ eden son peygamber Hz.Muhammed (aleyhisselâm) hayatta iken vahiy süreci devam ettiği için diğer İslâm ilimlerinde olduğu gibi akâid ilmi de onun vefatından sonra teşekkül etti. Çünkü Hz.Peygamber hayatta iken ister inanca, isterse davranışlara ilişkin olsun, müslümanların zihinlerinde oluşan bütün soruları cevaplandırmış ve problemleri çözmüştür. Onun vefatından sonra siyasal ve sosyal olayların yanı sıra yabancı din ve kültürlerin etkisiyle bazı görüş ayrılıklarının ortaya çıkması hicrî birinci yüzyılın başlarından itibaren akâid alanında farklı mezheplerin oluşmasına zemin hazırlamış, kısa sayılabilecek bir süre içinde de Havâriç, Cehmiyye, Mu’tezile, Şîa ve Ehl-i Sünnet adı verilen ana akâid mezhepleri vücut bulmaya başlamış, akabinde de her mezhebe mensup olan alimler kendi inançlarını içeren akâid risaleleri yazma faaliyetine girişmiştir. İlmî tahlillere ve aklî delillere yer verilmeyen bu risalelerin yerine, zamanla ayrıntı sayılabilecek talî inançlara da yer veren kitaplar yazılmıştır.

Kelâm da Arapça bir sözcük olup kelime sözcüğünün çoğuludur ve “etkilemek, yaralamak” anlamındaki kelm kökünden türemiş bir isimdir. “bir anlamı tam olarak anlatan söz” demektir. Terim olarak kelâm ilmi şöyle tanımlanır: “Kelâm, İslâm dîninin inançlara ve davranışlara dair ilkelerini naslardan hareketle belirleyerek aklî (rasyonel) - bilimsel bilgilerle temellendiren ve eleştiriler karşısında savunan bir ilimdir”. Kelâm ilmi akâid ilmiyle inançları naslardan hareketle belirlemekte ortak olmakla birlikte İslâm dîninin ana ilkelerini aklî ve gerektiğinde bilimsel bilgilere başvurarak temellendirip muhaliflerce yapılan eleştiriler karşısında savunması gibi yöntemleri kullanmak açısından bu ilimden ayrılır. Kelâm ilminin konusu İslâm dîniyle ilişkilendirilebilecek bilgi alanıdır. Bu ilmin gayesi ise insanlara hak inanç ve doğru davranışlardan oluşan hidayet çizgisini açıklamak, insanların dünyada erdemli bir hayat sürdürmelerini sağlayıp âhirette ebedî mutluluğa ulaşmalarına yardımcı olmak şeklinde özetlenebilir.

Kelâm ilminin doğuşunu etkileyen çeşitli faktörler mevcuttur. Bunların başında, Kur’ân ve Sünnet’in müslümanları sağlam bir inanca erişebilmek için önce kendi var oluşlarından başlayarak bütün varlık ve olaylar hakkında düşünüp akıl yürütmeye çağırması gelir. Pek çok ayette insanlar hem kendileri hem de diğer varlık ve olaylar üzerinde gözlem yapmaya, bu gözlemlerden yararlanarak varlık ve olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini bulmaya davet edilmiş, evrenin yapısını inceleyip gözlemleri üzerinde akıl yürüterek düşünenlerin doğru bilgilere ulaşacakları belirtilmiş, buna karşılık atalarından öğrendikleri inançları taklit edenlerin hak inançlarla isabetli davranışlara ilişkin bilgilerden yoksun kalacakları, dolayısıyla sapkınlıktan kurtulamayacakları açıkça ifade edilmiştir. Müslümanlar, îmânlarının bir gereği olarak bu ilâhî emre uymak suretiyle İslâm düşünce ve inançlarını doğrulayan bilgiler üretmeye yönelik faaliyetlere girişmiştir. Ayrıca Kur’ân’da Allah’ın varlığı ve birliği, peygamberlik, kader,îmân-günah, iyi-kötü davranışlar gibi konulara ilişkin deliller zikredilmiş, bunlara yapılan eleştirilere aklî ve mantıkî cevaplar verilmiş, bâtıl inançlarla kötü davranışların yanlışlığını gösteren kanıtlar sunulmuş ve bunlarla en güzel şekilde mücadele etmeleri müslümanlara emredilmiştir. Bütün bu dînî emirler ve yol gösterici açıklamalar kelâm ilminin oluşmasında başlıca rol oynamıştır.

Kelam ilminin doğuşuna zemin hazırlayan bir başka etken Hz.Peygamberin vefat etmesinin hemen ardından müslümanların siyasî görüş ayrılığına düşmeleri ve bunun kısa sürede beraberinde dînî problemler getiren iç savaşlara yol açmasıdır. Siyasî görüş ayrılıkları ve iç savaşların ardından Devleti yönetme işinin vahiylerle Hz.Ali’ye ve onun soyundan gelenlere ait kılındığını iddia eden Şîa ortaya çıkmış, önce Hz.Ali’yi muhalifleriyle savaşmaya zorlayan ve fakat savaştan sonra onu terk eden Haricîler zuhur etmiştir. Hilafetin Emevîler’e intikal etmesinden sonra otoriteyi sağlamak ve icraatlarını meşrulaştırmak amacıyla yöneticilerin cebir inancını yaymaya çalışmaları da insanın irade hürriyeti ve bunun kaderle ilişkisini tartışma alanına çekmiş, böylece inanç konularına dair araştırmalara ihtiyaç duyulmuştur.

Bu iç faktörlerin yanı sıra bazı dış faktörler de kelâm ilminin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Bunların başında İslâm dîninin fetihler aracılığıyla süratle yayılması ve yabancı kültürlerle karşılaşması gelir. Bilindiği gibi Hz.Peygamber’in vefatından çok kısa sayılabilecek bir süre sonra içinde değişik inançlara bağlı toplumların bulunduğu ülkeler fethedilmiş ve bu topraklardaki pek çok insan müslüman olmuştur. Eski dinlerini terk edip İslâm dînine giren bu yeni müslümanların zihinlerinde çeşitli problemler oluşmuş ve bunları çözmek için alimlere sorular sormaları ve nihayet alimlerin de onlara tatmin edici cevaplar bulmaya çalışmaları kelâm ilminin teşekkülüne olumlu katkılarda bulunmuştur. Ayrıca fethedilen ülkelerde yaşayan ve müslüman olmayan değişik din mensupları da İslâm dînini çeşitli bakımlardan eleştirmişlerdir.Müslüman alimlerin bu eleştiri ve itirazlara cevap vererek onlarla zaman zaman dînî-fikrî tartışmalara girmeleri de kelâm ilminin inşa edilmesine vesile olmuştur. Özellikle bu konuda hıristiyan ve yahudi alimlerle yapılan tartışmaların öne çıktığı bilinmektedir( Câhız, Resâil, Kahire 1979,III,320-321). Grek felsefesinden de yararlanan bu muhalif gruplarla mücadele etmek onların kültürüne ilişkin kaynakları Arapça’ya çevirmeyi gerektirdiğinden tercüme faaliyetini beraberinde getirmiş ve bu da kelâm faaliyetini doğrudan etkilemiştir.

Naklî ilim geleneğine bağlı alimlerce eleştirilmesine rağmen İslâm alimlerinin çoğunluna göre kelâm ilmi öğrenilmesi ve geliştirilmesi farz-ı kifâye olan bir ilimdir.Çünkü kelâm ilmi İslâm’ın ana ilkelerini belirleyip temellendiren bir disiplin olduğundan İslâmî ilimlerin esasını teşkil eder. Şöyle ki : Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberlik müessesesi ile peygamberlerin ve âhiret aleminin gerçekliğini, ibadetlerin yanı sıra diğer dînî hükümlerin doğruluğunu bilmeden İslâm’dan bahsetmek mümkün değildir. Nitekim farklı mezheplere mensup olan ve otorite kabul edilen belli başlı alimlerin kelâm ilmine dair önemli eserler yazmaları bu tezi doğrulamaktadır.

Akaid ve kelam alanında eser yazan önemli Sünnî alimler arasında Hasn el-Basarî, Ebû Hanife, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. İsmail el-Buhârî, İbn Kuteybe, Ebû Saîd ed-Dârimî, Ebu’l-Hasan el-Eş’arî, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Ebû Bekir el-Bâkıllânî, İbn Fûrek, Abdülkahir el-Bağdâdî, Ebû Bekir el-Beyhakî, İbn Hazm, İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî, Ebû Hâmid el-Gazzâlî, Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Ömer b. Muhammed en-Nesefî, Abû Bekir İbnü’l-Arabî, Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, Muhammed b. Abdülkerîm eş-Şehristânî, Nureddin es-Sâbûnî, Fahreddin er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî, Azududdin el-Îcî, Muhammed b. Eşref es_Semerkandî, Sadruşşerîa, Ubeydullah es-Semerkandî, İbn Teymiyye , İbn Kayyım el-Cevziyye, Celaleddin ed-Devvânî, Celaleddin es-Süyûtî, Mesud b. Ömer et-Teftâzânî, Seyyid Şerif el-Cürcânî, Kadı Beyzâvî, Ali Kuçcî, Beyâzîzâde Ahmed Efendi, Abdülhakîm es-Siyalkûtî, Hızır Bey, Davûd-i Karsî, Muhammed Abduh, Muhammed Reşid Rıza, Şiblî-i Nu’mânî, İzmirli İsmail Hakkı, Ömer Nasûhî Bilmen, Bekir Topaloğlu gibi eski ve yeni dönemin belli başlı şahsiyetlerini saymak mümkündür. Mu’tezile mezhebine bağlı alimlerden eserleri günümüze intikal edenlerin başında Amr b. Bahr el-Câhız, Ebu’l-Hüseyin el-Hayyât, Kadı Abdülcebbâr, Ebû Reşîd en-Nîsâbûrî ve İbnü’l-Murtaza zikredilebilir. Şîa’ya bağlı alimlerden bu alanda eser yazanlar arasında da Küleynî, Şeyh Sadûk, Şeyh Müfîd, Ebû Cafer et-Tûsî, Mikdâd b. Abdullah es-Süyûrî, Muhammed Rıza el-Muzaffer, Humeynî, Cafer Sübhânî gibi eski ve yeni isimler zikredilebilir.

Değişik mezheplere bağlı İslâm alimlerince yazılan bu eserlerde üzerinde ittifak edilen temel inanç esasları şunlardır:

1) İçerdiği canlı-cansız bütün varlıklarıyla evren, kendisinden başka gerçek bir tanrı bulunmayan ve yegane gerçek tanrı olan Allah tarafından yaratılmış ve yokluktan varlık alanına çıkarılmıştır ( burada tanrı Arapça olan ilah kelimesinin Türkçe karşılığı olarak kullanılmıştır). Allah, varlığı zatının gereği olan, varlığının başlangıcı ve sonu bulunmayan; bir başka ifade ile varlığı zorunlu, ezelî ve ebedî olup bu dünyada duyularla algılanamayan yüce bir varlıktır;eşi, benzeri ve ortağı yoktur; bu sebeple zatı zihinlerde canlandırılamaz ve bir şekle büründürülüp hayal edilemez. O bütün canlılara hayat, bilgi, güç, irade, konuşma, görme ve işitme gibi nitelikleri bahşeden diri,her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, dileyen-dilediğini yapabilen, her şeyi gören, her şeyi işten, dileği zaman dilediği şekilde konuşan en üstün ve en yüce bir varlıktır.

2) Bütün varlık ve olaylar son tahlilde ona dayanır. Evreni var kılan, varoluş serüvenini planlayıp tasarlayan, varlığını sürdürmesini sağlayıcı yasaları ve düzeni kuran, hayatı ve ölümü yaratan, yeryüzünü yaşamaya elverişli hale koyan, orada yaşamak için gerekli bütün şartları hazırlayan ve canlıların ihtiyaç duyduğu her şeyi emre âmâde kılan Allah’tır. Bir başka ifade ile evreni ve insanla birlikte diğer varlıkları belli bir plan ve ölçü dahilinde tasarlayıp yaratan yegane varlık Allah’tır

3) Allah, ilk insan olan Hz.Âdem’den itibaren insanlara peygamber adı verilen nebîlerve resûller, yani elçiler göndermiştir ki bunlara verdiği ilâhî kitaplar aracılığıyla insanları kendi varlığından haberdar etmiş, insan ve evren hakkında bilgilendirmiş, buyruklarını iletmiş, hak inançlarla bâtıl ve yanlış inançları öğretmiş, iyi davranışlarla kötü davranışları tanıtıp iyilerini emretmiş ve kötü olanları da yasaklamıştır.

4) Allah yine peygamberlerine vahiyler vasıtasıyla gönderdiği kitaplarında insanları gayb alemi, yani duyularla algılanamayan alem hakkında bilgilendirmiş, duyularla algılanamayan meleklerin, şeytanların ve cinlerin varlığından haber vermiştir.

5) Allah bu peygamberleri ve kitapları aracılığıyla evrenin yok olacağını ve yeniden yaratılacağını bildirmiştir. Âhiret alemi adı verilen bu ikinci yaratılışta gönderdiği vahiylere inanıp buyruklarına itaat edenlerin cennet adı verilen bir mutluluk yurdunda mükafatlandırılacağını, gönderdiği vahiyleri inkar edip buyruklarına isyan edenlerin cehennem adı verilen bir azap ve mutsuzluk yurdunda cezalandırılacağını açık seçik şekilde açıklamıştır.

 

Şahsiyet (Biyografi)
İMÂM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE

İslâm dünyasının büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan Ehl-i Sünnet Mezhebi’nin kurcusu olan büyük müçtehid Ebû Hanîfe’nin asıl adı Nu’mân b. Sâbit’tir.Daha çok İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe diye tanınır. Ebû Hanîfe bir künye gibi görünmekle birlikte muhtemelen bir ünvandır. Zira bilindiği gibi künye ilk çocuğun adı kullanılarak oluşturulur, ancak ünlü müçtehid Nu’man b. Sâbit’in Hanîfe adında bir çocuğu bulunduğu bilinmemektedir. Bu itibarla “İslâm’ın birliğini koruyan büyük şahsiyet” anlamında ona Ebû Hanîfe denilmiş olmalıdır. Nitekim müslümanların birbirini tekfir edip İslâm’dan çıkmış saydığı bir dönemde onun îmân-amel ilişkisi problemine getirdiği isabetli yaklaşım sayesinde tekfîr furyasının önüne geçildiği bilinmektedir.

Ebû Hanîfe tercih edilen görüşe göre 80/699 yılında bugünkü Irak coğrafyasında bulunan Kûfe’de doğdu. Fars veya Türk asıllı olduğu rivayet edilir, ancak Arap asıllı olmadığı konusunda kaynaklar nerede ise ittifak etmiştir. Dedesi Zuta’nın bugünkü Afganistan sınırları içinde yer alan Kâbil’den geldiğine ilişkin güçlü bir bilgi mevcuttur ve bu bölgede Türklerin de yaşadığı dikkate alınarak onun Türk asıllı olabileceği düşünülmüştür. Büyük bir dînî lider ve düşünür olması itibariyle taraftarlarınca lehinde, muhaliflerince ise aleyhinde hadisler dahi uydurulmuştur. Ailesi ticaretle uğraştığı için Ebû Hanîfe de ilim hayatına atılmadan önce çocukluk döneminde kumaş ticareti yapmış ve hayatı boyunca da bu faaliyetine devam etmiştir( Hatîb el-Bağdâdî,Târîhu Bağdâd, XIII,325).

Kur’an-ı Kerîm’i çocukken ezberlediği tahmin edilmektedir. Çok zeki olduğunu fark eden alimler onu dînî ilimleri öğrenmeye ve ilim meclislerine katılmaya davet etti, özellikle Ebû Amr eş-Şa’bî’nin ona bu yönde telkinde bulunduğu bilinmektedir. Ebû Hanîfe’nin dînî ilmleri öğrenmeye başlamasında rüyasında Hz.Prygamber’i görmesinin de etkisi olduğu nakledilir. Buna göre o rüyasında Hz.Peygamber’in kabrini kazıp eşmiş ve kemiklerini göğsünde toplamış( Muvaffak b.Ahmed el-Mekkî, Menâkıbu Ebî Hanîfe,I,19). Öncelikle inanç konularını öğrenen ve bu alanda tartışmalara katılan Ebû Hanîfe daha hayatının ilerleyen safhasında fıkha ağırlık verdi ve özellikle 102/720 yılından itibaren hocası Hammâd b. Ebû Süleyman’ın fıkıh derslerine 18 yıl boyunca devam ettikten sonra bu alanda derinleşti. Hocası Hammâd’ın 120/738 yılında vefat etmesi üzerine onun yerine geçip dersleri yürüttü. Ölümüne kadar süren derslerine İslâm dünyasının değişik bölgelerinden gelen binlerce öğrenci iştirak etti. Ebû Hanîfe devrinin ileri gelen alimlerinden yararlanmış ve 100 civarında tabiînden hadis ve fıkıh alanında bilgiler edinmiştir. Ashaptan Enes b. Mâlik ile görüştüğü de nakledilir ve bu sebeple tabiîn neslinden kabul edilir.

Hayatının 52 yılını Abdülmelik b. Mervân’dan itibaren Emevîler, 18 yılını da Abbâsîler döneminde geçirdi. Ehl-i Beyt mensuplarına yakınlık duyduğu için Ehl-i Beyt ‘e karşı tutumunu sertleştiren Emevî idaresini açıkça eleştirmekten çekinmedi. 121/739 yılında Emevîler’e karşı başlattığı ayaklanmada Zeyd b. Ali’yi destekledi. Emevîler’in son halifesi II.Mervân’ın yaptığı Kûfe kadılığı ve beytülmâl eminliği görevlerini baskılara rağmen kabul etmedi, bu sebeple hapse atıldı ve işkenceye maruz kaldı. Hapishanede hastalanıp durumu ağırlaşınca hapisten çıkarıldı ve Mekke’ye gitti. Abbâsîler’in idareyi ele geçirmelerinden sonra onlara biat etti. Irak’taki karışıklığın sürmesi üzerine tekrar Mekke’ye gitti ve daha sonra Kûfe’ye dönerek ders okutmaya devam etti. İdareye kaşı ayaklanan ve Hasan b. Hasan’ın oğulları olan Ehl-i Beyt mensuplarından Muhammed en-Nefsüzzekiyye ile İbrahim’in öldürülmeleri üzerine Abbâsîler’e karşı ihtilalcileri destekledi. İdareye bağlılığını denemek ve sağlamak amacıyla halife Mansur tarafından yapılan kadılık teklifini kabul etmedi, bu sebeple de hapse atıldı ve işkenceye maruz bırakıldı.Hapishanede iken veya hapisten çıkarıldıktan kısa bir süre sonra 150/767 yılında Bağdat’ta vefat etti ve bugün A’zamiyye diye anılan yerde defnedildi. 459/1067 yılında Ebû Sa’d el-Müstevfî tarafından kabri üzerine bir türbe inşa edildi.

Ebû Hanîfe alim olduğu kadar âbid, zâhid ve cömert bir kişi idi. Ticaretle uğraştığı için kazancına haram karıştırmamaya büyük gayret sarf ederdi. Ortağının defolu bir seri malı yanlışlıkla normal kumaş fiyatına sattığını anlayıca o mallardan kazandığı bütün parayı fakirlere dağıtması bunun açık bir kanıtıdır. Kazancının büyük bir kısmını ilim adamlarıyla öğrencilere dağıtması da onun ticareti İslâm’ın yayılması ve ilmin gelişmesi için yaptığını göstermektedir. Âbid ve zâhid olmasına rağmen son derece güzel ve temiz elbise giyinirdi. Takvası ve zühdünün ileri derecede olması ve Cafer es-Sadık ile görüşüp ondan yararlanması vesilesiyle müteahhir kaynaklarda Ebû Hanîfe tarikat ve tasavvuf erbabı arasında gösterilirse de tasavvuf ve tarikatların onun döneminden sonra müesseseleştiği düşünülürse onun Hz.Peygamber’i model alan bir dînî tecrübe ve manevî hayat yaşadığını söylemek mümkündür. Kısaca o inandığı ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen ve zulme karşı açıkça mücadele den cesur, müttaki, müçtehid ve önder bir alimdi. Akâid, Kelâm Fıkıh ve Fıkıh Usûlü alanında Ehl-i Sünnet’e öncülük yaptı. Allah rahmet etsin ve şefaatine mazhar kılsın, âmîn.

 

Kaynak Tanıtımı
el-FIKHU’L-EKBER :

Bu küçük eser büyük müçtehid alim Ebû Hanîfe tarafından takrîr edilerek ortaya konulan, öğrencilerince yazılıp sonraki nesillere intikal ettirilen ve İslâm Akâidi’ne dair olan ilk metinlerdendir. Ebû Hanîfe fıkhı genel olarak “kişinin dünya ve âhirette fayda veya zarar göreceği inanç ve davranışlara ilişkin hükümleri bilmesi” diye tanımlayarak akâide dair meseleleri konu edinen ilme el-Fıkhu’l-ekber, yani “en büyük fıkıh” adını vermek suretiyle bu ilmin öncelik ve önemini vurgulamış ve bu alandaki eserine de aynı adı vermiştir. Eserin Ebû Hanîfe’ye aidiyeti etrafında tartışmalar varsa da erken devir Hanfîyye kaynaklarında Ebû Hanîfe’ye nispet edilmesi eserin ona ait olmadığına ilişkin görüşlerin isabetsiz bulunduğunu kanıtlayıcı mahiyettedir. Her ne kadar bu esere ve diğer eserlerine sonradan bazı ilavelerin yapıldığı kabul edilmekte ise de genel olarak ona ait i’tikâdî görüşleri içerdiği benimsenmektedir.

Ebû Mutî el-Belhî tarafından rivayet edilen el-Fıkhu’l-ekber metni Ebû Hanîfe’ye sorulan sorulara verdiği cevaplardan oluşmuştur. Eserin içeriği şu konularla ilgilidir: Fıkhın, yani usûlü’d-d’in ilminin tanımı , îmânın mahiyeti, Allah’ın sıfatları, kader, emir bi’l-ma’rûf ve nehiy ‘ani’l-münker, büyük günah işlemenin hükmü, tekfîr meselesi, fetret ehli, kabir azabı, cennet ve cehennemin ebediyeti, ashabın fazilet sırası. Hocasının adını verdiği oğlu Hammâd’ın rivayet ettiği el-Fıkhu’l-ekber’de işlenen konular ise şöyledir: Îmân esasları, Allah’ın birliği ve sıfatları, halku’l-Kur’ân, kazâ ve kader,fıtrat meselesi, kullara ait fillerin yaratılması ve insanın fiilini kesb etmesi, peygamberler ve Hz.Muhammed’in peygamberliği, büyük günah işleyen müslümanın durumu, mest üzerine meshetmek, mûcize ve kerametler, Allah’ın görülmesi meselesi, şefaat, mîzân, cennet ve cehennemin yaratılması, kabir alemi ve kabirde ruhun bedene iadesi, ilâhî isim ve sıfatların Farsça olarak söylenmesinin cevazı, Hz.Peygamber’in ebeveyninin durumu ve fetret ehli, mi’râc ve kıyamet alametleri.


Kıssadan Hisse
Her İslâm aliminin hayatında gerçekleşen olaylardan ibret almak mümkündür. Yukarıda hayatı özetlenen büyük alim Ebû Hanîfe’nin hayatından ibret alınacak iki önemli noktaya işaret ederek yazıyı bitirelim.1. İdareyi elinde bulunduran yöneticilerin yanlış politikalarını eleştirip hapsedilmeyi göze alacak şekilde onlarla mücadele etmek. 2. Ticarî ilişkilerde adalet, hakkaniyet ve dürüstlük ilkelerine riayet etmek.

casus telefon
casus teleon
casus telefon