Red Purple Black

Prof. Dr. Ahmet Yücel-Sünnet-Hadîs

SÜNNET: Sözlük olarak takip edilmesi itiyat edilen yol, pratik hayatta izlenen hâl ve tavır, âdet, gidiş demek olan sünnet kavramı, Kur'an-ı Kerîm'de Allah'ın sünneti (sünnetullah), geçmiş kavimlerin sünnetleri, evvelki peygamberlerin sünnetleri şekliyle yer almaktadır. Sünnet sözü genel olarak iyi yol anlamında kullanıldığı gibi, kötü yol anlamında da kullanılmaktadır. Müşrik Araplar, atalarının sünnetlerine çok bağlı idiler. Daha sonra sünnet tabiri islamiyette bir ıstılah olarak Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in sünneti (es-Sünnetü'n-Nebeviyye) için kullanılmıştır ki; kavlî sünnet (es-Sünnetü'l-Kavliyye), fiilî sünnet (es-Sünnetü'l Fiiliyye) ve takrirî sünnet (es-Sünnetü't-Takririyye) olarak üç şekilden ibarettir. (M.Tayyib Okiç, Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler, s.)

HADİS: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bu üç sünnetinin sözle tespit ve ifade edilmesine hadis denir ki, sözlük olarak eskinin (kadîm) zıddı olan yeni bir şey (hadîs) demektir. Sünnet ve hadis kavramları yukarda geçtiği şekliyle farklı anlamlarda kullanıldığı gibi aynı anlamlarda da kullanılmaktadır.

HADİSİN KISIMLARI:

Hadisler çıkış noktası açısından, ilk asırdaki ravi sayısı bakımından, senedindeki ittisal ve inkıta açısından taksimata tabi tutulmuştur. Buna göre çıkış noktası itibariyle hadisler; merfû (Hz. Peygamber'in sözleri), mevkûf (Sahabe sözü) ve maktû (Tabiî'nin sözü) olmak üzere üç kısma ayrılır. İlk asırdaki ravi sayısına göre, mütevatir, meşhûr, müstefîz, azîz ve garîb kısımlarına ayrılır. Ravilerin sıfatına ve senedin ittsâl ve inkıtaına göre ise sahih, hasen ve zayıf olarak üç kısma ayrılır ki, bu taksim hadis ıstılahlarının ulema arasında bugün ki şekliyle kararlaştırıldıktan sonraki taksimidir. Önceki âlimlerin (mütekaddimîn) çoğunluğunun taksimine göre hadisler sahih ve zayıf olarak iki kısma ayrılmıştır. Hasen hadis tabirini bazıları sahih hadis arasında, bazıları da zayıf hadis arasında gösterirlerdi. Zayıf hadisin de kendi arasında birçok bölümü vardır ki, yazımızın başka bir bölümünde bu konuya genişçe yer vereceğiz. Sahih hadisle hasen hadisin kendi aralarında sahih li-zâtihi, sahih li-gayrihi; hasen li-zâtihi ve hasen li-gayrihi olarak kısımları vardır. Mutlak olarak sahih denilince sahih li-zâtihi; hasen denilince de hasen li-zâtihi akla gelir.

SAHİH HADİS:

I. TARİFİ-ŞARTLARI: Sahih hadis şaz ve muallel (dış görünüşü itibariyle sahih zannedilip aslında gizli bir illeti olan) olmayarak muttasıl bir senedle adâlet ve zabt sahibi raviler tarafından nakledilen hadistir. Bu tarifden anlaşılacağı gibi bir hadisin sahih olabilmesi için şu şartları taşıması gerekiyor:

Muttasıl bir senedle rivayet edilmiş olmalıdır. Yani başından sonuna kadar hadisi bize rivayet eden ravilerin muhaddisler tarafından tanınmış olmaları ve isimlerinin hadisin başında zikredilmiş olmaları gerekir. Bu şartla zayıf hadisin bölümlerinden olan Muallak, Mürsel, Munkatı' ve Mu'dal hadisler tarifin dışında bırakılmıştır.

Senedindeki ravilerin istisnasız hepsi udûl (adalet sahibi) olmalıdır. Bundan maksat, adaletle maruf olmaktır. Adaletle maruf olmayan, adalet yönü meçhul olan veya kişiliği bilinmeyen raviler sahih hadisin ravileri olarak kabul edilmezler.

Ravilerin hepsi zabt sahibi olmalıdır. Yani öğrendiğini tam olarak öğrenen ve nakletmek istediği kişilere öğrendiği gibi ulaştıran ravi demektir.

Şâz olmamalıdır. Sahih hadis, mahfuz ve ma'rûf olur. Şâz veya Münker olan hadise sahih denmez. Bu iki vasıf hadisin ravisinin adalet ve zabt sahibi olmadığı anlamına gelir.

Muallel olmamalı (illetten sâlim olmalıdır.) Hadis ilminin en zor yanı bir hadisin muallel olup olmadığını anlamaktır. Yani birçok kişi tarafından sahih olduğu zannedilen bir hadisin aslında sahih olmadığının anlaşılıp ortaya konmasıdır ki bu işi hadis ilminde uzman olan çok az sayıda kişi anlaya bilir.

II. DERECELERİ: Hadislerin Sahih, Hasen ve Zayıf gibi dereceleri olduğu gibi, Sahih li-zâtihi olan hadisin de çeşitli dereceleri vardır. Bunları şöyle sıralaya biliriz:

Buhârî ile Müslim'in Sahîh'lerinde birlikte rivayet ettikleri hadisler. Müttefakun aleyh olarak isimlendirilen bu çeşit hadisler muhaddislerin cumhuruna göre mertebe-i ulyâyı haiz dirler. Bu gibi hadisler bütün muhaddislerce sahih ve bütün ümmetçe telakkî bil kabûl edilmiş demektir.

Yalnız Buhârî'nin rivayet ettiği, Müslim'in rivayet etmediği hadisler.

Yalnız Müslim'in rivayet ettiği, Buhârî'nin rivayet etmediği hadisler.

Buhârî ile Müslim'in şartlarına uygun olduğu halde Sahîh'lerinde rivayet etmediği hadisler.

Buhârî'nin şartlarına uygun olduğu halde Buhârî tarafından Sahîh'ine almadığı hadisler.

Müslim'in şartlarını taşımasına rağmen Müslim'in Sahîh'ine almadığ hadisler.

Hiç birinin şartına uymadığı halde hadis imamları tarafından sahîh olarak isimlendirilen hadisler.

III. SAYI: Sahih hadislerin sayısının ne kadar olduğu öteden beri zihinleri meşgul etmiş ve konunun uzmanları tarafından farklı mülahazalarla farklı rakamlar ileri sürülmüştür. Bazıları Buhârî ile Müslim'in Câmi'leri dışında sahih hadisin olmadığını ileri sürerken bazıları da bu iki eser dışında çok az sahih hadis olduğunu iddia etmiştir. İmam Nevevî' ise "Usûl-i Hamse (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî) dışında kalan sahih hadisler pek azdır" demişse de bu sözün de gerçeği yansıtmadığı ileri sürülmüştür. Çünkü İmam Buhârî,nin: "Yüz bin Sahîh, Yüz bin de Sahîh olmayan hadis ezberimde vardır" dediği bilinmektedir. İbnü'l-Cevzî, Ahmed İbni Hanbel'in "Yediyüz küsûr bin sahîh hadis vardır" dediğini nakletmiş se de bu sayıya Merfû', Mevkûf, Maktû' hadislerle birlikte sahabe fetvaları da dahil edilmiştir. Bir de bir hadisin ne kadar rivayet yolu varsa hepsi ayrı ayrı hadis sayılmıştır. Buna göre bir hadisin Yirmi ayrı tariki varsa o hadis Yirmi hadis olarak sayılmıştır. Ahmet Naim, İmam Nevevî'nin sözünü naklettikten sonra Usûl-i hamse yani beş temel kitap (Nevevî'ye kadar İbni Mâce Kütb-i sitte'ye dahil edilmediği için sayılmamıştır) daki sahih hadislerin ancak 50000 bulabileceğini söylemiştir. (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 222.) Netice olarak sahih hadislerin sayısı konusunda kesin bir rakam vermek mümkün olmamakla birlikte bilgisayar teknolojisinden yararlanılarak sahih olarak nitendirilen hadislerin sayımını yapmak mümkün olabilir. Yakın bir gelecekte bu konuda belli rakamlara ulaşmak mümkün olacaktır.

 

Şahsiyet (Biyografi)
İMAM NEVEVÎ: Adı Ebû Zekeriyyâ Yahyâ İbni Mürî en-Nevevî'dir. 631/1233 yılında Suriye'nin güneyindeki Havran bölgesinde bulunan Nevâ köyünde doğdu. Köyüne nisbetle en-Nevevî diye anıldı. Kendisine dini ihya eden kimse anlamına gelen Muhyiddîn lakabı verilmişse de övülmekten hoşlanmayan bir kişiliğe sahip olmasından ve dinin her zaman canlı ve dipdiri olduğunu, kimsenin ihyâsına ihtiyaç duymayacağını ifade ederek bu lakapla anılmaktan hoşlanmazdı.

İLMÎ KİŞİLİĞİ: Şâfiî fıkhında devrinin en büyük âlimi o idi. Şâfiî mezhebinin esaslarını, fıkhî konularda sahabe ve tâbiîn âlimlerinin fikirlerini, birleşip ayrıldıkları noktaları, ezbere bilirdi. İmam Gazzâli'nin el-Vasît adlı eserini dört yüz defa okuduğunu ifade etmiştir.

Fıkıhta böylesine bir otorite sahibi olduğu gibi hadis ilminde de devrinin önde gelen muhaddislerinden biri idi. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in :"Bu ilmi (hadis ilmini) her asrın âdil olanları yüklenecek ve onu cahillerin yanlış tevillerinden, kötü niyetli insanların yok etme gayretlerinbden koruyacaktır." Hadisinde işaret ettiği üzere her devirde hadis ilmini yeniden canlandırrıp müslümanların önünü açan âlimler gelmiştir. Aynı asırda yaşamış olan Nevevî ile İbni Salah, bir sonraki asırda Zehebî, daha sonraki asırda da İbni Hacer el-Askalânî hadis ilmine büyük hizmet etmişlerdir. Zehebî'nin hadis âlimlerinin efendisi diye tanıttığı Nevevî, hadis hâfızı olmayın yanında hadis ilimnlerinde tanınmış bir otorite idi.

HAKKINDA SÖYLENENLER: Sahabe İle arasındaki fark sadece Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i görememiş olmasından ibaret olan Nevevî hakkında Zehebî şunları söylemiştir: "Zühd ü takvâ bakımından eşsiz, iyiliği tavsiye edip kötülükleri sakındırmada benzersiz bir kimse idi. Azla yetinip basitçe giyinen, yemeye içmeye değer vermeyen, vakur ve heybetli, Allah'dan Allah'ın da kendisinden memnun olduğu bir müslümandı."

Talebelerinden olan İbni Ferah el-İşbîlî ise şunları söylemiştir: "İmam Nevevî'nin üç önemli özelliği vardır ki, bu özellikler kimde bulunsa insanlar ondan faydalanmak için dünyanın dört bir yanından kalkıp gelirler. Bu özellikler şunlardır:

Dünya ve dünya menfaatlerine önem vermemek.

İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak.

İlim ve vazife sorumluluğu."

Büyük muhaddis Mizzî'den sonra Eşrefiyye dârulhadisine şeyh (hadis hocası=bu günün diliyle Dekân ) olarak tayin edilen Takiyyüddin es-Sübkî, Nevevi'ye derin hayranlık duyar, onun Eşrefiyye dârulhadisinde ders verdiği yerde tehccüd namazı kılarken ayak bastığı yere temas eder ümidiyle yanağını yere koyardı.

Tâceddin es-Sübkî'nin anlattığına göre babası Takiyyüddin es-Sübkî bir gün biniti üzerinde giderken yolda halktan bir adama rastladı. Bu yaşlı adam bir zamanlar Nevevî'yi gördüğünü söyleyince atından inerek adamın elini öpüp duasını istedi. Daha sonra "Nevevî'yi görmüş olan biri önümde yürürken ben ata binemem" diyerek adamı terkisine aldı.

VEFATI:

Ömrünün en verimli döneminde 45 yaşında vefat eden Nevevî, talebelerinden İbnü'l-Attâr'ın anlattığına göre hayatında kimseden bir şey kabul etmemiştir. Ancak vefatından iki ay önce ziyaterine gelen bir fakirin köylülerden birisi adına takdim ettiği ibriği bir sefer âleti olduğunu söyleyerek kabul etmiştir. Vefat edeceğini anladığı zaman kendisine yolculuğun göründüğünü söyleyerek üstadlarının kabirlerini, tanıdıklarını ziyaret etti ve kitaplarını medreseye vakfetti. Kudus ziyaretini tamamlayıp Nevâ'ya döndü. Burada 676/1277 tarihinde ebedî âleme irtihâl etti. Allah şefaatlerine nail eylesin.

 

Kaynak Tanıtımı
RİYÂZU'S-SÂLİHÎN:

Bu sayıda kitap tanıtımı bölümünde İslam dünyasında Kur'ânı Kerîm'den sonra en çok okunan kitap olma özelliğine sahip olan Nevevî'nin Riyâzu's-Sâlihîn isimli kitabını ana hatlarıyla tanıtmaya çalışacağız.

Öyle kitap vardır ki, bir defa kisve-i tab'a bürünmüş, -basılmış tabiri yerine bu tabiri tercih ediyoruz. Çünkü kitap, üzerine basılacak bir eşya değildir ki basıldı diyelim- ve tozlu raflar arasında nisyana terk edilmiştir. Öylesi de vardır ki, kıyamete kadar okunmaya devam edecektir. Nevevî'nin Riyâzu's-Sâlihîn'i de bu eserlerden biridir. Kiataplara bu özelliği kazandıran şey, yazarının hasbîliği olmalıdır. Bu eserlerden biri de başka bir sayıda tanıtmaya çalışacağımız Kâdı İyaz'ın eş-Şifâ bi'târîf-i hukuki'l-Mustafâ isimli eseridir.

İslâm ümmeti, Nevevî'nin yaşadığı vıı. (xııı.) yüzyılda bir takım karışıkların ve fitnelerin içine sürüklenmişti. Hadis-i şerifte tasvir edildiği gibi İslâm düşmanları, müslümanları çepe çevre kuşatmıştı. Haçlı orduları ve Tatar akınları İslâm dünyasını fitne ateşiyle kasıp kavurmaktaydı. Buna karşılık müslümanlar arasında bir vahdet yoktu. Az bir gurup müslüman düşmanlara karşı cihad yapma azim ve gayreti içinde idi.

İmam Nevevî, bir İslâm âlimine yakışır şekilde sorumluluk üstlenmiş ve içinde yaşadığı topluma ve İslâm ümmetine karşı görevlerini yerine getirmek için önce el-Ezkâr' adlı eserini, üç yıl sonra da Riyâzu's-Sâlihîn'i yazmıştır. O, bu kitabıyla İslâm ümmeti için Kur'an ve sünnet ışığında ifrat ve tefritten uzak olarak yaşanması gereken hayatın yollarını gösterdi.

İmam Nevevî, eserinin ön sözünde yazım esnasında gözettiği prensipleri maddeler halinde zikretmiştir. Buna göre şu hususlar göze çarpmaktadır:

1.İnsanlara dünya ve ahiret saadetini kazanma yollarını gösterecek, iyiye ve güzele teşvik edecek, kötüden ve çirkinliklerden sakındıracak sahih hadislerden oluşan muhtasar bir kitap olması.

2. Her konuyla ilgili âyetlere konu başında yer vermek.

3. Hadislerin yer aldığı kaynaklara işaret etmek.

4. Terğîb ve terhîb (hayır ve iyilikleri özendirici, kötülük ve çirkinlikleri engelleyici) türünden hadisleri seçmek.

5. Hadislerin senedinde sadece sahabî ravinin adını zikrederek yer yer hadisleri sihhat açısından inceleyip zaman zaman da ravilerin durmlarına değinmek.

Telif ettiği tarihten bu yana İslâm dünyasının her yerinde toplumun her kesiminden insanın elinden düşürmediği Riyâzu's-Sâlihîn üzerine birçok kimse tarafından şerh, ihtisar, neşir ve hadislerini sihhat açısından araştırma türünden çalışmalar yapılmıştır. Eser üzerinde yapılması gereken çalışmalardan biri de bu güne kadar yapılmamış bir çalışma olan eserin hadislerinin metinlerinin kaynaklarındaki metinlerle aynı olup olmadığıdır. Kanaatimize Nevevî, bir hadisi bir kaynaktan aynen alma yerine memzûç bir metot uygulayarak kendine göre bir tarz ortaya koymaya çalışmıştır. Bu konu üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur.

İslâmî ilimlere tahsis ettiğimiz sitemizin bu sayısına ait hadis ilmine dair kitabiyat bölümünü bitirirken Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail L. Çakan ve Prof. Dr. Raşit Küçük beylerin hazırladıkları Riyâzu's-Sâlihîn Tercüme ve şerhi'ni okumanızı tavsiye ediyoruz.

 

Kıssadan Hisse
MISIR EMİRİ

Ebu’l-Abbas Hasan b. Süfyan eş-Şeybânî talebelerine hadis dersleri verirken, nasihat sadedinde, şunları söylemiştir: Evlatlarım! Şüphesiz her biriniz ailelerinizin gözünde oldukça değerlisiniz. Pek çok şeyden mahrum kalmayı göze alarak ilim tahsili için buradasınız. Ancak bütün bunlara rağmen, gerçekten ilmin hakkını vermekten uzaksınız. Sakın böyle bir düşünceye kapılmayın.

Ben çok küçük yaşta hadis ilmiyle meşgul olmaya başladım. Bir çok şeyhten hadis dersi aldım. Ancak başımdan geçen ilginç bir hadiseyi asla unutamam.

On arkadaş hadis öğrenmek için Mısır’a gitmiştik. O dönemde Mısır’da Tolunoğulları hakimdi. Hadis hocamız her gün ancak belli miktarda hadis yazdırdığı için derse başlayalı uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen çok mesafe alamıyorduk. Bundan dolayı Mısır’a gelirken yanımıza aldığımız harçlıklarımız bitmeye yüz tutmuştu. İhtiyaçlarımızı karşılayabilmek için yanımızdaki kıymetli eşyaları satmaya başladık. Ancak bu da çözüm olmamıştı. Nitekim eşyalarımız bittiği halde bizler hala sıkıntı çekiyorduk.

Sonunda içinde bulunduğumuz durumu değerlendirmek ve bir çözüm yolu bulmak üzere toplanıp aramızda istişare ettik. Sonunda mahalle sakinlerinden ve esnaftan yardım isteme kararı aldık. Neticede bizler ilim tahsili için orada bulunuyorduk. Ancak aramızdan kimse bu işi üstlenmek istemedi. Çaresiz bu görev için aramızdan birisini kurayla belirleme kararı aldık. Kura, maalesef, bana isabet etti.

Uzun süre düşündüm. Arkadaşlarımın içinde bulunduğu durum ortadaydı. Bunun için her şeyi göze alarak bana düşen görevi yerine getirmeliydim. Ancak bütün bunlara rağmen gidip de kimseden bir şey isteyemedim. Çaresiz kalmıştım. Çalacak hiçbir kapı, isteyecek kimsem yoktu. Sonunda gayr-i ihtiyarî caminin yolunu tuttum. İki rekat uzunca bir hacet namazı kıldım. Sonunda bütün samimiyetim ve içtenliğimle Allah’a dua ettim.

Tam namazımı bitirmek üzereyken camide bir ses duydum. Sesin sahibi “Ebu’l-Abbas kimdir?” diye soruyordu. Namazı bitirdim ve kendimi o meçhul şahsa tanıttım. Oldukça iyi giyimli bir genç önüme tam on kese altın bıraktı. “Bunları arkadaşlarına götür” dedi. “Yarın emirimiz sizi sarayına bekliyor” diye de ilave etti. “Sen kimsin” diye sordum. “Ben emirin akrabalarındanım” dedi. “Emir hazretlerinin yakın hizmetinde bulunuyorum. Birgün emir beni evime göndermiş, kendisi de istirahata çekilmişti. Biraz sonra beni yanına çağırdı. Elini böğrüne koymuş, sancı içerisinde kıvranıyordu. Sebebini sordum. Şöyle cevap verdi: Sen gittikten sonra biraz uyuklamışım. Rüyamda bir süvari gördüm. Gökyüzündeydi. Ancak sanki yerdeymiş gibi görünüyordu. Elinde uzun bir mızrak vardı. Mızrağı tam böğrüme dürttü. “Sen sarayda rahat içerisindesin. Oysa Ebu’l-Abbas ve arkadaşları sıkıntı içerisinde çalacak kapı arıyorlar. Onların ihtiyaçlarını niye karşılamıyorsun” diyerek beni fena halde azarladı. “Sen kimsin?” dedim. “Cennetin bekçisi Hazin’im” dedi. Uyandığımda o müthiş acı hala böğrümdeydi.

Ebu’l-Abbas devamla şunları söyledi: On kese altını arkadaşlarıma götürdüm. Başımdan geçenleri onlara aynen aktardım. Meseleyi aramızda istişare ettik. Sonunda şu karara vardık: “Biz buraya hadis ilmi tahsili için gelmiştik. Bunun dışında herhangi bir gayemiz yoktu. Ancak başımıza gelen bu hadise şimdi halkın arasında dilden dile dolaşacak. Şöhret belası ilim tahsil etmemize mani olacak. Bu sebeple memleketi derhal terk etmeliyiz.”

Sonunda kararlaştırdığımız gibi Mısır emirinin davetine gitmedik ve oradan ayrıldık. Ülkelerimize döndüğümüzde her birimiz birer ders halkası kurduk ve buralarda yeni ilim talebeleri yetiştirmeye başladık. Daha sonra duyduk ki Mısır emiri, bu olaydan sonra bizim ikamet ettiğimiz bölgede bulunan evleri satın alarak vakfetmiş ve bundan sonra

casus telefon
casus teleon
casus telefon