Red Purple Black

Prof. Dr. Ahmet Yücel Sahâbe ve Hadîs Rivâyeti

SAHÂBE ve HADİS RİVAYETİ

Önceki yazılarımızda peygamberin gerekliliği, Kur’ân’ın anlaşılmasında Hz. Peygamber’in açıklamalarının önemi konularını ele almıştık. Bu yazımızdan itibaren ise resûl-i Ekrem’in açıklamalarının öğrenilmesi, anlaşılması ve sonraki nesillere aktarılmasının tarihsel serüveni incelenmeye çalışılacaktır. Hadisleri Hz. Peygamber’den ilk öğrenen nesil sahâbedir. Bu sebeple burada önce sahâbe hakkında temel bilgiler verilecek daha sonra da onların hadisi öğrenme, anlama ve sonraki nesillere aktarma faaliyetleri üzerinde durulacaktır.

1. Sahâbenin Tanımı

Sahâbe kelimesi, sahâbî kelimesinin çoğuludur. Sahâbi kelimesi ise, bir kişiyle birlikte bulunma, dost ve arkadaş olma anlamlarına gelen tekil bir isimdir. Söz konusu kelimenin ilk Müslüman nesil anlamında “sahâbe ve ashap” şeklindeki kullanımları daha yaygındır. Hz. Peygamber’i Müslüman olarak gören ve mümin olarak ölen herkesin sahâbe olduğu görüşü de yaygın kanaat olmakla birlikte bu hususta İslâm âlimleri arasında iki farklı görüş bulunmaktadır. Başta hicri üçüncü asır hadis âlimlerinden Buhârî (ö. 256/869), hocası Ali b. Medînî (ö.234/848), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) olmak üzere ilk dönem hadis âlimleri ve sonraki dönemin önde gelen hadis âlimlerinden İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1448) olmak üzere hadisçilerin çoğunun görüşüne göre sahâbî, Hz. Peygamber’i mümin olarak gören ve İslâm üzere ölen kimsedir. Bu anlayışa göre Hz. Peygamber’i Müslüman olarak bir an bile olsa gören veya Onunla bir arada bulunan sahâbi olabilmektedir. Diğer taraftan tabiînden Said b. Müseyyeb (ö. 93/711), kelâm âlimlerinden Ebû Bekir el-Bâkıllânî (ö. 403/1012), Ebu’l-Huseyin el-Basrî (ö. 436/1044), hadis âlimlerinden Mâzerî (ö. 536/1141), son dönem âlimlerinden Abdulhay el-Leknevî (ö. 1304/1388) sahâbî olabilmek için Hz. Peygamber’le uzun süre bir arada bulunulması gerektiği, bir an için karşılaşmak veya onu kısa süre görmekle sahâbî vasfının kazanılamayacağı görüşündedirler.

Başta Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali gibi başlangıçtan itibaren Resûl-i Ekrem ile birlikte olan, malını mülkünü Mekke’de bırakarak Onunla (s.a.) Medine’ye hicret eden, birçok savaşa katılan, Mekke’den Medine’ye hicret edenleri bağırlarına basan, onları en güzel şekilde ağırlayan, dertlerini paylaşan, fedakarlıktan kaçınmayanlar ile Hz. Peygamber’i sadece bir an görüp ayrılan kimseleri gerek Resûlullah’ı (s.a.) tanımak gerekse anlamak açısından aynı seviyede değerlendirmek isabetli olmayacaktır. Nitekim “Andolsun Allah, Peygamberin ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ve ensarı affeti”[1] , “O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır”[2] , “Fakat Peygamber ve onunla birlikte inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. Bütün hayır onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerdir”[3] , “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve onlara yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır”[4] , “Allah’ın verdiği bu ganimetler,) yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır. Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler”[5] benzeri âyetlerde Allah, Hz. Peygamber’e saygı gösteren, ona (s.a.) yardım eden, canlarıyla ve mallarıyla destekleyen, zor zamanlarda Resûl-i Ekrem’le birlikte bulunan, onunla hicret eden, hicret edenleri seven, kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih edenleri övmekte ve onların tövbelerini kabul ettiğini ifade etmektedir. Söz konusu âyetlerde zikredilen vasıfları taşıyan sahâbîler ise çoğunlukla Hz. Peygamber’in yakınında bulunanlardır.[6] Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslâm’ın yayılmasında olduğu gibi hadis rivayetinde de faaliyet gösteren din adına sözü edilen fedakarlıkları gösteren ve Resûl-i Ekrem’in yakınında bulunan sahâbîlerden başkası değildi.

2. Sahâbe ve Hadis Rivayeti 

a. Hadis rivayeti açısından sahâbîler

Sahâbîlerin altmış bin ile yüz ön dört bin arasında olduğu ifade edilmektedir. Hadis rivayet eden veya rivayetleri bize ulaşan sahâbî sayısı hakkında ise kaynaklarda 4000, 1608, 1500, 2000 civarında ve 1391 olmak üzere farklı sayılar kaydedilmektedir. Bu durumda bize hadisleri ulaşan sahâbîlerin toplam sahâbe sayısına nisbetle yaklaşık yüzde bir oranında olduğu söylenebilir. Hadisleri bize ulaşan sahâbîlerden sadece 7 tanesi binden fazla hadis rivayet etmiştir. Bunlara binden fazla hadis rivayet edenler anlamında muksirûn denmektedir. Kaynaklarda musirûn olan sahâbîler ve rivayet ettikleri hadis sayıları genellikle aşağıdaki şekilde kaydedilmektedir.

Ebû Hureyre (ö. 58/677) rivayeti 5374

Abdullah b. Ömer (73/692) rivayeti 2630

Enes b. Malik (ö. 93/711) rivayeti 2286

 Hz. Aişe (ö. 58/677) rivayeti 2210

Abdullah b. Abbas (ö. 68/687) rivayeti 1660

Câbir b. Abdullah (ö. 78/697) rivayeti 1540

Ebû Said el-Hudrî (ö. 74/693) rivayeti 1170

Binden az hadis rivayet edenlere ise mukıllûn denilmektedir. Başta ilk dört halife olmak üzere diğer hadis rivayet edenlerin tamamı bu gruba dahildir. Bunlar arasında 848 hadisle Abdullah b. Mes’ûd, 700 hadisle Abdullah b. Amr b. As ve 532 hadisle Hz. Ali ilk üç sırada bulunmaktadır. Mukıllûndan 451 tanesi sadece birer, 115 sadece ikişer hadis rivayet etmiştir. 20 tanesi yüzer, diğerleri is 10 ile 90 arasında hadis rivayet etmişlerdir.

Görüldüğü gibi sahâbenin büyük kısmı Hz. Peygamber’den az hadis rivayet etmiştir. Başta dört halife olmak üzere Resûl-i Ekrem ile uzun süre birlikte bulunanlardan daha az hadis hadis gelmesi dikkat çekmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber zamanında çocuk denecek yaşta olan sahâbîlerin rivayetlerinin, yaşlı sahâbîlerden daha fazla olduğu da görülmektedir. Bu noktada öncelikle bilinmesi gereken sahâbîlerin hadis bilgisinin kendilerinden bize gelen hadis sayısıyla doğru orantılı olmadığıdır. Sahâbîlerden bir kısmının rivayetlerinin çok diğerlerinin az olmasının değişik sebepleri bulunmaktadır. Bunları maddeler halinde şöyle sıralamak mümkündür:

 

Yukarıda görüldüğü gibi binden fazla hadis rivayet eden muksirûn daha uzun ömürlü olmuşlardır. Bu durum onların bildikleri hadisleri birkaç sonraki nesillere aktarma ve bilgilerini yayma imkanı sağlamıştır.
Muksirûn Hz. Peygamber’in hayatında daha çok hadis öğrenmeye çalışmış, Onun (s.a.) vefatından sonra ise bilgilerini yaymaya daha fazla zaman ayırmışlardır. Mukıllûnun önemli bir kısmı ise daha çok cihad, yöneticilik, ticaretle meşgul olmuşlardır.
Çok hadis rivayet eden sahâbîler Hz. Peygamber’in çok yakınında bulunan kimselerdir. Bunlar devamlı Resûl-i Ekrem ile birlikte olma imkanına sahip olmuşlardır. Hz. Aişe Resûlullah’ın (s.a.) eşi, İbn Abbas yeğeni, İbn Ömer kayın biraderi iken Enes b. Malik ve Câbir b. Abdullah Ona (s.a.) hizmet eden kimselerdi. Ebû Hureyre ise Hz. Peygamber’in yakınında suffe ashabındadı.
Aşağıda ayrıca inceleneceği üzere hadisler ilk dönemde yazılmıyor hafıza ile muhafaza ediliyordu. Çok hadis rivayet eden sahâbîler de Hz. Peygamber zamanında genç oldukları için diğerlerine göre hafızaları daha sağlamdı.
Çok hadis rivayet eden sahâbîler Hz. Peygamber’in vefatından sonra genellikle hem başkent hem de ilim merkezi olan Medine’de bulunmuşlardır. Gerek hadis almak isteyen gerekse hac ve umre yapan tabûn nesli de genellikle Medine’ye gelmekteydi. Bu durum onların rivayetlerinin sonraki nesillere nakledilmesine imkan sağlıyordu. Halbuki Hz. Peygamber’in sağlığında hadisleri yazdığı bilinen Abdullah b. Amr b. As o dönemde merkezi bir konumda olmayan Mısır’da ikamet ettiği için bilgilerini yaymakta çok şanslı değildi.
Sahâbenin ileri gelenlerinden birçoğu Hz. Peygamberden sonra fazla yaşamadıkları için bildikleri birçok hadisi aktarma imkanı bulmadan vefat etmişlerdi.
Sahâbenin önemli bir kısmı hata ederim endişesiyle bildikleri hadisleri rivayet etmekten kaçınmaktaydı.
Bazı sahâbîlerin rivayetleri kendilerinden sonra nakledenleri arasında zayıf veya uydurmacı ravilerin bulunması sebebiyle sonraki nesillere intikal etmemiştir.
Başta halifeler olmak üzere bazı sahâbîler işleri ve görevleri gereği ilme fazla vakit ayıramamışlardır.[7]
Bu yazımızda sahâbenin tanımı, hadis rivayet eden veya rivayetleri bize ulaşan sahâbîler ve sahâbenin çoğunun hadis rivayet etmemesinin sebepleri üzerinde durduk. Bir sonraki yazımızda konunun devamı “sahâbe döneminde hadis rivayeti” başlığı altında incelenecektir.

HADİS İMİNDE TEMEL KAVRAMLAR

Hadis ve Sünnet Kavramlarının Tarihi Süreçteki Kullanım Farklılıkları

Önceki yazılarda hadis ve sünnet kavramlarının genel tanıtımı üzerinde durulmuştu. Bu yazımızda ise söz konusu iki temel kavramın tarihi süreç içindeki farklı kullanımları ele alınacaktır.

Tarihi süreçte hadis ve sünnet kavramlarının yaklaşık hicri beşinci asırdan sonra genellikle eş anlamlı kullanıldıkları görülmektedir. Günümüzde de bu anlayışın yaygın olduğu söylenebilir. İlk asırlarda ise söz konusu iki kavram eş anlamlı kullanılmamakta, hadis ile Hz. Peygamber’den nakledilen her söz, fiil ve onayları kastedilirken sünnet ile ise genellikle başta Kur’ân ve hadisler olmak üzere temel kaynaklardan hareketle tespit edilen Hz. Peygamber’in herhangi bir konudaki yaklaşım tarzı, anlayış ve görüşü kastedilmekteydi.

Sahâbe döneminden itibaren Hz. Peygamber’e ait her bilgiyi sünnet olarak kabul edenler bulunmaktaydı. Aynı dönemde her hadisin sünnet olamayacağını savunanlarda vardı. Burada önce sahâbe arasındaki farklı yaklaşımları zikredip sonra da tarihi süreçteki gelişimler ele alınacaktır.

Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre, Ebû Zer el-Gıfârî (ö. 32/652) ve Abdullah b. Amr b. As (ö. 65/685) sahâbe arasında çoğunlukla Hz. Peygamber’le ilgili her bilgiyi sünnet olarak algılamaktaydılar. Bunlar arasında en çok dikkat çeken ise Abdullah b. Ömer’di. O, Hz. Peygamber’in hac yaptığı esnada konakladığı yerlere (Buhârî, Hac, 16; Müslim, Hac, 338), sabah namazında okuduğu surelere (Tirmizî, Salât, 191), Kâbe’yi tavaf ederken hangi köşeleri istilâm ettiğine (Buhârî, Hac, 57; Ebû Dâvûd, Menâsik, 47), altında kaylûle yaptığı ağaca (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, I, 173) varıncaya kadar Resûl-i Ekrem’in bütün davranışlarını aynen uygulama temayülü göstermekteydi. Böylece İbn Ömer Hz. Peygamber’in dini bir amaç söz konusu olmaksızın tabii bir şekilde belirli bir ağaç altında öğle uykusu uyumasını sünnet gibi algılamaktaydı. Söz konusu sahâbîler aynı zamanda hadisleri zahirî yaklaşımla anlamaktaydılar. Nitekim Ebû Zer el-Gıfârî “Allah hizmetçilerinizi size emanet etmiştir. Onlara yediğinizi yedirin, giydiğinizi giydirin” (Buhârî, Îman, 22) hadisine uymak için, bir kişilik ridâ ve izâr çıkacak kumaşı ikiye bölmüş ve yarısını kölesine vermiştir. Böylece Ebû Zer, Hz. Peygamber’in söz konusu emrini, “giydiğiniz aynı kumaştan” yapılmışını giydirin, yediğiniz yiyeceğin “aynısını” yedirin şeklinde anlamıştır. Zikredilen diğer sahâbîlerin de benzeri anlayış ve yaklaşımları söz konusudur.[8]

Hz. Aişe, Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ûd gibi sahâbîler ise Hz. Peygamber’e ait her bilgiyi sünnet olarak kabul etmemekteydiler. Nitekim Ebû Hureyre’nin naklettiği “Ölüyü yıkayan gusül yapmalı, onu taşıyan abdest almalıdır” (Ahmed, II, 280, 433, 472; Tirmizî, Cenâiz, 8, 17; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 35) hadisi hakkında Hz. Aişe, “Yoksa Müslümanların ölüleri necis mi? Bir ağacı (tabutu) taşıdığından dolayı bir kimseye ne diye abdest gereksin?” diyerek bu tavrın sünnet olmayacağını ifade etmiştir. Hz. Aişe, Resûl-i ekrem’in hac sırasında Muhassab (el-Ebtah) denen yerde konaklamasını sünnet olarak kabul eden İbn Ömer’in aksine, Hz. Peygamber’in kolaylık olsun diye burada konakladığını, bunun sünnet olarak değerlendirilemeyeceğini söylemiştir (Müslim, Hac, 337-340; İbn Mâce, Menâsik, 81) Abdullah b. Abbas cuma günü gusletmeyi emreden hadislerin de vaciplik ifade etmediğini bugünde yıkanmanın isteğe bağlı olduğunu düşünmekteydi ( Ahmed, I, 268-269) Ona göre Resûlullah (s.a.) sıcak Cuma günlerinde cemaatin ter kokularından rahatsız edilmemelerini istemekteydi.[9]

Bu yazıda hadis ve sünnet kavramlarının sahâbe dönemindeki farklı kullanımları hakkında bilgi verilmiştir. İleriki yazılarımızda ise hadis ve sünnet kavramlarının farklı kullanımlarının devam eden tarihi süreçteki durumları hakkında bilgi verilecektir.

HADİS ÂLİMLERİ

Kur’ân-ı Kerimden sonra üzerinde en çok çalışılan ve eser verilen alanın hadis olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla hadis alanında çalışan ve eser veren âlimler de binlerle ifade edilecektir. Sadece rivâyet dönemi olarak ifade edilen hicrî ilk dört asırda hadisleri naklettiği tespit edilen yaklaşık 20.000 raviden söz edilebilir. Ancak bu başlık altında tamamından söz etmek yerine bunlar arasından özellikle eser vermiş ve kendisinden sonrakileri en çok etkilemiş olanlar konu edilecektir. Burada hadis alanındaki çalışmalarıyla tanınan âlimlerden öncelikle İslâm dünyasında yaygın olarak istifade edilen Kütüb-i sitte müelliflerinden başlanacaktır.

Buhârî (ö. 256/870)
Çoğunlukla doğduğu yerden dolayı Buhârî nisbesiyle tanınmaktadır. Tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl el-Cu’fî el-Buhârî’dir. 194/810 yılında Buhâra’da dünyaya gelmiştir. Büyük dedelerinde Mugîre dönemin Buhara valisi Cu’feli Yemân vasıtasıyla Müslüman olmuştur. Buhârî’ye el-Cu’fî nisbesi bundan dolayı verilmiştir. Babası Buhârî henüz küçük çocukken vefat etmiştir. Yetim kalan Buhârî dindar bir kadın olan annesinin himayesi altında büyümüştür.

Buhârî’nin babası ticaretle meşguldü. Vefat ettiğinde ondan Buârî’ye büyük bir miras kalmıştır. Buhâri babasından kalan sermayeyi ortaklık yoluyla işletmeye devam etmiştir. O, kazancından fakirlere ve öğrencilere yardımlarda bulunur, ihtiyaç sahiplerine borç verir ve ödemelerinde kolaylık gösterirdi. Nitekim kaynaklarda her sene on dirhem gibi çok az bir miktar ödemek üzere bir kimseye yirmi beş bin dirhem borç verdiği kaydedilmektedir.

Kaynakların verdiği bilgiye göre Buhârî, küçük yaşlarından itibaren hadis ilmi öğrenmeye başlamıştır. On altı yaşlarına geldiğinde dönemin önde gelen hadis âlimlerinden Abdullah b. Mübarek (ö. 181/797) ve Veki’ b. Cerrâh’ın (ö. 197/812) hadisle ilgili kitaplarını ezberlemiştir. Baba dostu Ebû Hafs Ahmed b. Hafs’dan (ö. 217/832) Süfyan es-Sevrî’nin Câmi’ini dinlemiştir. Genç yaşlarında hac vesilesiyle gittiği Mekke’de kalarak Humeydî (ö. 219/834)gibi dönemin önemli âlimlerinden hadis öğrendi. Daha sonra hadis öğrenmek amacıyla dönemin ilim merkezlerini dolaşmaya başladı. Bu amaçla Bağdat’a defalarca gitti ve Ahmed b. Hanbel’den (ö. 241/855) faydalandı. Bunlardan başka Kûfe, Basra, Belh, Humus, Medine, Merv, Mısır, Nîşâbur gibi dönemin ilim merkezlerindendir. Buhârî buraların önde gelen hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Bağdat, Kûfe, Basra ve Belh birkaç defa gittiği, Hicaz ise altı yıl kaldığı ilim merkezleridir.

Hadis âlimlerini tanıtmayı amaçladığımız bu başlık altında ilk âlim olarak hadis âlimlerinin en önde gelenlerinden İmam Buhârî ile başladık. Önümüzdeki yazımızda Buhârî anlatılmaya devam edilecektir.

HADİS KAYNAKLARI

Hadisler Kur’ân-ı Kerim gibi bizzat Hz. Peygamber tarafından yazdırılmamıştır. Hadislerin yazılması belirli bir süre özellikle Kur’ân-ı Kerim ile karışmasına engel olmak amacıyla Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî’nin nakline göre Resûl-i Ekrem (s.a.), “Benden Kur’an dışında bir şey yazmayın. Her kim benden Kur’an dışında bir şey yazmışsa, onu imha etsin”[10] buyurmuştur. Ancak kaynaklarda bizzat Hz. Peygamber’in bazı hadislerini yazdırdığı gibi bazı sahâbîlerin de hadis yazdıklarına dair bilgiler bulunmaktadır.[11] Özetle ifade etmek gerekirse, hadislerin yazılmasının Hz. Peygamber tarafından yasaklanmasının en temel amacı Kur’an ile karışmasını önlemekti ve bu konuda başarılı da olunmuştur. Nitekim onbeş asır geçmesine rağmen Kur’ân’a hadislerin karıştırıldığına dair herhangi bir iddia bilinmemektedir. Bazı sahâbîler tarafından bir kısım hadisler unuttuklarında hatırlamaları amacıyla özel notları mahiyetinde yazılmışsa da Hz. Peygamber’in vefatından sonra da hadisler çoğunlukla duyarak öğrenilmiş, ezberlenerek muhafaza edilmiş ve yine sözlü olarak nakledilmiştir. Kaynaklardan öğrendiğimize göre rivayetleri bize ulaşan 1300 sahâbeden yaklaşık 60 sahâbî hadis yazmıştır. Ancak az sayıda hadis ihtiva etmeleri sebebiyle bu dönemde yazılan hadis metinlerine cüz veya sahife denmekteydi. Bir asırlık sahâbe döneminde hadislerin genellikle sözlü olarak alınıp nakledilmesinde Araplarda okuma yazma oranın yüksek olmaması, yazı malzemelerinin azlığı ve şifahi kültürden gelmelerinin de önemli etkisi bulunmaktaydı. Ancak birinci asrın sonlarına doğru hadislerin yazılı nakledilmesi görüşü daha çok benimsenmeye başlamış, Emevîlerin adil halifesi Ömer b. Abdulaziz’in (ö. 101/719) hadislerin yazılı olarak toplanması yönündeki emriyle yazılı rivayet dönemine geçilmiştir.

Başlangıçta konu ve ravileri dikkate alınmadan karışık bir şekilde toplanan hadis metinleri çok zaman geçmeden konulara göre tertip edilmeye başlanmıştır. Böylece bir taraftan yazılı ve sistematik rivayet dönemi başlamış diğer taraftan hadisler konu ve ravileri dikkate alarak eserler telif edilmiştir. Devam eden yaklaşık 150 yıllık süreçte hadislerle ilgili câmi, sünen, musannef, muvatta, müsned, mu’cem ismi verilen birçok eser telif edilmiştir. Daha sonra söz konusu eserler hadislerinin güvenilirliği açısından değerlendirmeye tabi tutulmuş ve bunlar arasında altı hadis kitabı diğerlerine tercih edilerek kütüb-i sitte diye şöhret kazanmışlardır. Aşağıda temel hadis kaynakları kütüb-i sitte’den başlayarak tanıtılacaktır.

Buhârî’nin el-Câmiu’s-Sahîh’i
İslâm dünyasında genellikle Kurân-ı Kerimden sonra en güvenilir kabul edilen ve daha çok Sahîhu’l-Buhârî diye tanınan eserin tam adı, el-Câmiu’l-müsnedi’sahîhi’l-muhtasar min umûri Resûlillah sallahu aleyhi ve selem ve sünenihî ve eyyâmih şeklindedir. Buhârî eserine temel özelliklerini ifade edecek bir isim vermiştir. İsminden hareketle eserin özellikleri şöyle tespit edilebilir:

Eser câmi’dir. Bununla eserin bütün hadisleri topladığı değil eserde hemen her konuyla ilgili az yada çok hadisin bulunduğu ifade edilmektedir. Buradaki câm’i olma özelliği hadislerle değil konularla ilgilidir.
Eserdeki hadisler müsned’dir. Hadislerin vasfı olarak kullanılan müsned ile Hz. Peygamber’den müellife kadar isnadında yer alan her bir ravinin hadisi bizzat hocasından aldığı ve isnadda kopukluk bulunmadığı ifade edilmektedir. Buna göre eserde bulunan hadislerin isnadında herhangi bir kopukluk bulunmamaktadır.
Eserdeki hadisler Buhârî’ye göre sahihtir. Sahih kavramıyla Buhârî eserine sahih hadisleri aldığını ifade etmektedir.
Eser bütün hadisleri toplamayı amaçlamamıştır. Buhârî bu durumu eserinin ismindeki muhtasar kelimesiyle ifade etmiştir. Dolayısıyla sahih hadislerin tamamı Buhârî’nin söz konusu eserindeklerden ibaret değildir.
Eser Hz. Peygamber’in hukûkî (ahkam) hadislerini ihtiva etmektedir. Bu, eserin isminde bulunan sünenihî kelimesiyle ifade edilmiştir.
Eser Hz. Peygamber’in savaşları hakkındaki bilgileri ihtiva etmektedir. Bu, eserin isminde bulunan eyyâmihî kelimesiyle ifade edilmiştir.
 Eser Hz. Peygamber’in sadece hukûki ve savaşlarıyla ilgili hadislerini ihtiva etmemekte bunlarım dışındaki diğer hadisler de bulunmaktadır. Bu, eserin isminde bulunan umûri Resûlillah tamlamasıylaifade edilmiştir.
Buhârî’nin eserinde iman ve akaid; ibadet ve hukuk; ahlâk ve nefis terbiyesi; yeme, içme ve yolculuk âdâbı; Kur’ân tefsiri; tarih ve Hz. Peygamber’in savaşları; oturup kalkma âdâbı; fiten ve melâhim (gelecekte Müslümanlar arasında meydana gelecek iç kargaşalıklar); peygamberlerin ve ashabın menkıbeleri başta olmak üzere birçok konudaki hadisleri toplamıştır. el-Câmiu’s-sahîh “Kitâbü’s-salât: Namaz ile İlgili Hadisler”, “Kitâbü’l-îmân: Îman ile İlgili Hadisler” şeklinde 97 bölümden meydana gelmektedir. Zikredildiği gibi eserdeki “Kitab” şeklindeki başlıklar bölüm isimleridir. Bölüm içerisinde “bâb” ve “terceme” diye isimlendirilen alt başlıklar bulunmaktadır. Buhârî bu alt başlıklarda kendi açısından altında naklettiği hadislerden anlaşılması gerekeni tespite çalışmaktadır. Bu durum “Buhârî’nin hadisleri yorumu bab başlıklarındadır” şeklinde ifade edilmiştir. Bu başlıklarda Buhârî hadislerden çıkardığı yorumları genellikle konuyla ilgili âyet, hadis, sahâbe, tabiûn ve kendisinden önceki âlimlerin görüşlerini zikretmek suretiyle belirtmektedir. Dolayısıyla Buhârî hadislerden anladıklarını da çoğunlukla kendi ifadelerinden ziyade âyet, hadis ve kendinden önceki âlimlerin konuyla ilgili açıklamalarıyla kaydetmektedir.

Bu yazımızda el-Câmiu’s-sahîh’in temel özelliklerinden bir kısmından söz ettik. Devam eden yazılarımızda söz konusu eserin diğer özellikleri zikredilmeye devam edilecektir.

[1] . et-Tevbe, 9/117.

[2] . el-A’râf, 7/157.

[3] . et-Tevbe, 9/88.

[4] . el-Enfâl, 8/74.

[5] . el-Haşr, 59/8-9.

[6] . Geniş bilgi için bk. Erul, Bünyamin, Sahabenin Sünnet Anlayışı, (2005 Ankara), s. 3-13.

[7] . Geniş bilgi için bk. Karataş, Mustafa, Hadislerin Artması ve Sayısı, s. 143-168.

[8] . Konuyla ilgili diğer misaller için bk. Aktepe, İshak Emin, Erken Dönem İslâm Hukukçularının Sünnet Anlayışı, s. 82-86.

[9] . Konuyla ilgili geniş bilgi için bk. Aktepe, İshak Emin, Erken Dönem İslâm Hukukçularının Sünnet Anlayışı, s. 86-96.

[10] . Ahmed b. Hanbel, III, 12, 21, 39; Müslim, Zühd, 72.

[11] . Hadislerin yazılmasıyla ilgili rivayetler ve değerlendirilmesi hakkında bk. Yücel, Ahmet, “Hadislerin Yazılmasıyla İlgili Rivayetlerin Tenkit ve Değerlendirilmesi”, MÜİFD, sy. 16-17, İstanbul 1998-1999

casus telefon
casus teleon
casus telefon