Red Purple Black

Ebubekir SİFİL-Nesh Meselesi

NESH MESELESİ
Mantuku "ayetler arasında" nesh cereyan edebileceğini gösteren ve umum ifadelerinin tahsisini gerektiren bir delil olmadığı için Kur'an ayetlerini de şümulüne alması gereken 2/el-Bakara, 106. ve 16/en-Nahl 101. ayetlerini Kur'an'ın, daha önce indirilmiş kitapları ya da o kitaplara insanlar tarafından sokuşturulmuş şeyleri nesh ettiği şeklinde yorumlamak ve mushafın iki kapağı arasındaki ayetler arasında nesh vuku bulmadığını savunmak Modern çağın modası. Ancak Mu'tezile mezhebine mensup Ebû Müslim el-Isfehânî Kur'an ayetleri arasında nesh ilişkisi cereyan etmediğini söyleyene, yani 4/10. asra kadar Kur'an ayetleri arasında nesh ilişkisi cereyan ettiğini inkâr eden kimse bulunduğunu bilmiyoruz.
"Nesh teorisi" ifadesi de dilimize büyük ölçüde İstişrak kaynağından beslenenler tarafından yerleştirilmiştir. Aslında Kur'an'da veya Sünnet'te yahut bu iki kaynak arasında nesh cereyan etmediği görüşünün bizatihi kendisi bir "teori" iken, onu savunanlar büyük bir ustalıkla "nesh teorisi" ifadesini zihinlere yerleştirerek neshin bir "vakıa" değil, sadece bir "teori" olduğunu düşünmemizi sağlamışlardır.
Öyle durumlar vardır ki, Efendimiz (s.a.v)'den "nass" özelliğinde açık ve kesin bir nakil bulunmadığı halde Sahabe arasında ittifak konusu olmuştur. Hayızlı kadının namaz kılıp oruç tutamayacağı, temizlendiğinde tutamadığı oruçları kaza edeceği, ancak namazları kaza etmeyeceği, keza hayzın Hacc için de benzeri bir engel teşkil ettiği ve bunlara benzer pek çok konu böyledir.
Nesh meselesi de bu çerçeveye giren hususlardandır.
Efendimiz (s.a.v) ile "O'nu en iyi anlayan nesil" olduğu müsellemattan bulunan Sahabe arasındaki ilişkinin "varoluşsal" bir ilişkisi olduğunu en iyi görebildiğimiz alanlardan birisi burasıdır. Sahabe sadece Efendimiz (s.a.v)'den gördüğünü-duyduğunu, yani O'nun "söylediklerini" aktaran nesil olarak değil, aynı zamanda "söylemediklerini" de aktaran, "aramızda olsaydı nasıl davranırdı" veya "muradı neydi" sorularını en doğru biçimde cevaplandıracak yegâne nesil olma vasfıyla da temayüz eder. Efendimiz (s.a.v) ile Sahabe arasındaki ilişkinin zemini doğru tesbit edilmeyince, ortaya çıkan Din tasavvurunun da malul olacağı açıktır ve bütün bu meseleler bunun en açık delilidir.
Ehl-i Sünnet'in nesh hakkındaki kabullerinin Sahabe'den intikal ettiğinde şüphe yoktur. İlginçtir, Efendimiz (s.a.v)'den, "Şu ayet şunu nesh etmiştir" gibi noktasal bir ihbar nakledilmemiştir. Böyle olduğu halde Sahabe'nin, nasih-mensuh bilgisine sahip olma meselesine ne kadar büyük bir önem atfettiğini gösteren birçok nakil mevcuttur.
Hz. Ali (r.a), halka kıssa nakleden birisine rastladığında, "Nasih ve mensuhu biliyor musun?" diye sormuş, adam "Hayır" deyince, "O zaman hem kendin helak oldun, hem de halkı helak ettin" cevabını vermiştir.[1]
Aynı anekdot İbn Abbâs (r.a)'dan da nakledilmiştir.[2]
Yine İbn Abbâs (r.a), "Kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir" mealindeki 2/el-Bakara, 269. ayetinin tefsiri sadedinde, ayette geçen "hikmet"in, nasih-mensuhuyla, muhkem-müteşabihiyle… Kur'an bilgisi olduğunu söylemiştir.[3]
Huzeyfe (r.a) şöyle demiştir: "İnsanlara ancak şu üç kişiden biri fetva verir: Yönetici, nasih-mensuhu bilen veya ahmak olan."[4]
Hz. Ömer (r.a), "Ali yargı işini en iyi bilenimiz, Übeyy de Kur'an'ı en iyi okuyanımızdır. Şu kadar ki biz, Übeyy'in birçok görüşünü terk ediyor, almıyoruz. Zira o, "Resulullah (s.a.v)'den duyduğum hiçbir şeyi bırakmam" diyor. Oysa Allah Teala, "Biz bir ayeti nesh eder veya unutturursak…"[5] buyurmuştur."[6] (Yani Kur'an ayetleri içinde nasih olanlar vardır, mensuh olanlar vardır. Dolayısıyla Resulullah (s.a.v)'in tebliğ ettiği ayetler içinde metni ya da hükmü yahut hem metni hem de hükmü nesh edilmiş olanlar vardır ve Übeyy (r.a) bunları dikkate almamaktadır.)
Örnekleri daha fazla artırmak mümkün ve bu, Tabiun nesline ve daha aşağıya doğru inildikçe artarak devam etmektedir.
Acaba Sahabe nesh hakkındaki bu yaklaşımı kendiliğinden mi "keşf" ya da "teorize" edip ortaya atmıştır? Eğer böyleyse Sahabe arasında bu meselede aykırı bir görüş bulamayışımızı nasıl izah edebiliriz?
Yukarıdaki nakiller, Ehl-i Sünnet'in temel Usul ilkelerinin ve bunun izdüşümünde "Din telakkisi"nin, vakıanın tesirinde (tarihsel olarak) ya da masa başı mesaisiyle (teorik olarak) ortaya çıkmadığını açık bir şekilde yansıtmaktadır. Bahse konu kabuller, Efendimiz s.a.v) ile Sahabe arasındaki ontolojik ilişkinin tevarüsünden başka bir anlama gelmemektedir.
Aksi halde Sahabe'den başlayarak bütün Ümmet'i, herhangi bir delile dayanmadan pek çok Kur'an ayetini ve Sünnet'i hükümden düşürmekle, devre dışı bırakmakla… itham etmek gerekecektir ki, bunun "heva ile hükmetmek"ten hiçbir farkı yoktur!!
Eğer bu Ümmeti böyle bir cürümle itham ve zan altına sokmak makul ise, Din adına bize intikal etmiş olan hiçbir şeyden –Kur'an dahil– emin olamayız!! Kur'an da Sünnet de çoktan dünyayı terk etmiş demektir!!
Böyle bir şey tasavvur olunamayacağına göre söylenmesi gereken şudur: "Nesh teorisi" diye bir şey yoktur; "nesh vakıası" diye bir şey vardır. Sahabe'den bize kadar intikal etmiş menkulatın Efendimiz (s.a.v) ile irtibatı dolayısıyla Ehl-i Sünnet, Sahabe'ye farklı bir epistemolojik mevki tanımıştır.
 
 
MUSHAFA ABDESTSİZ DOKUNMAK
Mushafa abdestsiz dokunmanın hükmü, gündemin değişmezleri arasındaki yerini muhafaza ediyor. Konu hakkında söylenebilecekleri şu şekilde özetleyebiliriz:
Mushafa ancak abdestli olarak dokunulabileceğini bildiren hadis Amr b. Hazm, İbn Ömer, Hakîm b. Hizâm, Osman b. Ebi'l-Âs ve Sevbân (Allah hepsinden razı olsun) kanalıyla nakledilmiştir. Bu rivayetlerin durumunu maddeler halinde ele alacak olursak:
1. Amr b. Hazm (r.a) hadisi, Efendimiz (s.a.v) kendisini Yemen'e görevli olarak gönderdiğinde kendisine yazdırdığı vesikada mevcuttur. Pek çok fıkhî meseleyi ihtiva eden –ve el-Hâkim'in de dediği gibi– Ömer b. Abdilazîz ve ez-Zührî'nin, sıhhatine şahitlik ettiği bu vesika, İslam'ın temellerinden birisidir.
Teknik detaylara girmeden şu kadarını söyleyelim: Bu vesikada yer alan hükümler meyanında "Kur'an'a ancak temiz olan dokunur" buyurulmuştur. İbn Abdilberr şöyle der: "Bu, ilim ehli indinde meşhur olmuş, tanınan bilinen bir kitap (mektup)tır ve şöhreti dolayısıyla isnattan müstağnidir. (...) Amr b. Hazm'a verilen bu vesikanın sıhhatinin delili, ulemanın çoğunluğunun onu hüsn-i kabul ile karşılamış olmasıdır."[7]
İmam Mâlik, İmam Ahmed, et-Taberânî, en-Nesâî, ed-Dârekutnî, (el-Merâsîl'inde) Ebû Dâvûd, Abdürrezzâk, el-Hâkim, İbn Hibbân, et-Tayâlisî, el-Beyhakî ve daha başkaları tarafından nakledilen bu vesika hakkında es-Süheylî, "Mürseldir; delil olarak kullanılamaz" demiştir.
Ancak yukarıda da geçtiği gibi ulema tarafından kabul ve içindekilerle amel edilmiş olmasının onu isnattan müstağni kılan bir özellik olarak görülmesi gerektiği açıktır. Zira bu ümmetin ulemasının herhangi bir zayıf rivayet ile amel etmiş olması, o rivayetin bize kadar ulaşmış olmasa da sahih ve muteber bir senede/asla dayandığını gösterir. Nitekim el-Albânî'nin de belirttiği gibi[8] bu rivayetin ed-Dârekutnî ve el-Esrem tarafından nakledilen varyantı muttasıldır.
Belirttiğim yerde el-Albânî, bu hadisin ravilerinden birisinin kimliği üzerindeki ihtilafa işaret ederek, söz konusu kişinin, zayıf bir ravi olan Süleyman b. Erkam olduğunu söyler. en-Nesâî'nin tercihi de bu tesbiti destekler mahiyettedir. Bu ravinin metruk (rivayetleri terk edilmiş) birisi olduğu söylenmiştir. [9]
Mezkûr eserinde 2 sayfa sonra el-Albânî şöyle demektedir: "Yukarıdaki satırları yazdıktan uzun bir zaman sonra Amr b. Hazm hadisini, "Fevâidu Ebî Şu'ayb" adlı eserde Süleyman b. Dâvûd rivayeti olarak buldum. (...) Sonra el-Beğavî'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ahmed b. Hanbel'in, kendisine bu hadisin durumu sorulduğunda şöyle dediğini işittim: "Onun sahih olduğunu umarım." Nitekim İmam Ahmed'in bu babdaki –ileride üzerinde durulacak olan– İbn Ömer (r.a) rivayetiyle ihticac ettiğini İbn Hacer de et-Telhlîsu'l-Habîr'de zikretmiştir.[10]
Amr b. Hazm (r.a) rivayetinin, cerh edilmiş bir ravi olan Süleyman b. Erkam'ın yer almadığı birçok senedi mevcuttur. el-Muvatta[11], Abdürrezzâk'ın el-Musannef'i[12], ed-Dârekutnî'nin es-Sünen'i[13], Nasbu'r-Râye[14], Ebû Dâvûd'un el-Merâsîl'i[15] ve daha başka eserlerde bu senetler görülebilir. Efendimiz (s.a.v) tarafından yazdırılarak Amr b. Hazm (r.a)'a verilen vesikanın mürsel bir senetle rivayet edilmiş olması, şöhretini gölgeleyecek bir nakisa değildir. Zira yukarıda da değinildiği gibi Müçtehid İmamlar ve Fukaha onu kabul ve içindekilerle amel etmişlerdir.
Yine yukarıda İmam Ahmed'in bu rivayetin sıhhatine meylettiğini ve "Sahih olduğunu umuyorum" dediği belirtilmişti. Hatta İbnu'l-Cevzî, İmam Ahmed'in, "Amr b. Hazm'ın sadakalar konusundaki vesikası sahihtir" tarzında kesin bir ifade kullandığını nakletmiştir.[16]
2. Kur'an'a abdestsiz dokunmayı yasaklayan rivayetin sahabî ravilerinden birisi de Abdullah b. Ömer (r.a)'dir. Onun rivayetini et-Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr[17] ve el-Mu'cemu's-Sağîr'de[18], ed-Dârekutnî, es-Sünen'de[19] ve el-Beyhakî es-Sünenu'l-Kübrâ'da[20] aktarmışlardır. el-Heysemî Mecmau'z-Zevâid'de[21] bu rivayet hakkında "Ravileri güvenilir bulunmuş kimselerdir" demiştir.
3. Aynı doğrultudaki Hakîm b. Hizâm (r.a) rivayetini et-Taberânî el-Mu'cemu'l-Evsat'da[22], el-Hâkim el-Müstedrek'de[23] ve ed-Dârekutnî es-Sünen'de[24] aktarmışlardır. el-Hâkim, belirttiğim yerde bu hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiş, ez-Zehebî de Telhîs'inde bu hükmü onaylamıştır.
4. Osman b. Ebi'l-Âs (r.a) hadisini İbn Ebî Dâvûd Kitâbu'l-Mesâhif'te[25] –kesintili (münkatı) bir senetle– ve et-Taberânî el-Mu'cemu'l-Kebîr'de[26] rivayet etmiştir. Senedinde bulunan Hişâm b. Süleyman hakkında ihtilaf edilmiş olmakla birlikte el-Buhârî'nin bu zatın güvenilir olduğunu söylemesi yeterli olsa gerektir.[27]
5. Bu babdaki Sevbân (r.a) rivayeti ise zayıftır.[28]
Bu merfu rivayetler dışında konuyla ilgili olarak Sahabe'den ve Tabiun'dan gelen rivayetler de mevcuttur. Özellikle İbn Ebî Şeybe ve Abdürrezzâk'ın el-Musannef'lerinde görülebilecek bu rivayetleri, yazıyı uzatmış olmamak için zikretmeyeceğiz.
İbn Abdilberr şöyle der: "Bu (Kur'an'a abdestsiz olarak el sürülemeyeceği hükmü) Mâlik, eş-Şâfi'î, Ebû Hanîfe, es-Sevrî, el-Evzâ'î, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Râhûye, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd'in de görüşüdür ki bunlar, dönemlerinin Fıkıh ve Hadis imamlarıdır. Yine bu görüş (Sahabe ve Tabiun'dan) Sa'd b. Ebî Vakkâs, Abdullah b. Ömer, Tâvus, el-Hasen(ul-Basrî), eş-Şa'bî, el-Kasım b. Muhammed ve Atâ'dan da rivayet edilmiştir."[29]
Aynı müellif, el-İstizkâr'da ise İslam merkezlerinde fetva makamında bulunan fukahanın ve onların öğrencilerinin bu konuda icma ettiğini söyler.[30]
Mushafa abdestsiz dokunmanın hükmü konusunda bu rivayetler dışında "Ona temiz olanlar dışındakiler dokunmaz" mealindeki 56/el-Vâkı'a, 79 ayeti ile de istidlal edilmiştir. Bu istidlal konusunda şunlar söylenebilir:
1. Bu ayet, elimizdeki "Mushaf"ı değil, Levh-i Mahfuz'daki Kur'an'ı anlatmaktadır ve maksat, ona dokunan meleklerin her türlü kir ve pislikten uzak olduğunu haber vermektir.
Ayetin bu durumu anlattığı kabul edilse bile, elimizdeki Mushaf'ın da Levh-i Mahfuz'dan indirilmiş ayetlerden oluştuğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, burada Kur'an'a gösterilmesi gereken saygı ve ta'zim bağlamında bize de bir uyarı bulunduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir. Zira Levh-i Mahfuz'daki Kur'an'a sadece tertemiz olanların dokunabildiğinin vurgulanması, Kur'an'ın ta'zim ve tebcil edilmesi gereken yüce bir "Kitap" olduğu vakıasını teyit eder ve hiç kimse, saygı gösterilmek bakımından elimizdeki Mushaf ile Levh-i Mahfuz'daki Kur'an arasında fark bulunduğunu söyleyemez. (Burada, "Kur'an'a saygı ve ta'zim göstermek, muhtevasını hayata aktarmakla olur" türünden demagojilere sapılmasının bir anlamı yoktur. Zira bu noktada aykırı görüş ileri süren olmadığı gibi, Kur'an'a abdestsiz dokunmama konusunda hassas davranmanın ona saygı ile bağdaşmayacağını söylemek de mümkün değildir.)
2. Bu ayetin nazmı, "ihbar" (haber verme) tarzında olsa da ayet nehy ifade etmektedir. Nitekim Kur'an'da bu tarz ayetler mevcuttur. Mesela, "Zina eden erkek ancak zina eden kadınla veya müşrik kadınla evlenir..." (24/en-Nûr, 3) ayeti böyledir. Bu ayet her ne kadar "ihbar" tarzında ise de, bir hüküm bildirmektedir. Ayetin sonunda "Böyle bir evlilik mü'minlere haram kılınmıştır" buyurulmuş olması da bu hususu teyit etmektedir. Müfessirler içinde, bu ayetin, aynı surenin 32. ayeti ile nesh edildiğini söyleyenlerin bulunması da anlamlıdır. Zira nesh olgusunun "haber" üzerinde cereyan etmeyeceği aşikârdır.
3. Yukarıda zikredilen rivayetlerin, sadedinde bulunduğumuz 56/el-Vâkı'a, 79 ayetinin hükmünü beyan/tefsir sadedinde varit olduğunu söylemek de yanlış olmasa gerektir.
EBÛ CA'FER ET- TABERÎ
Ebu Ca'fer Muhammed b. Cerir b. Yezid b. Halid et-Taberî. Hicri 224/838 yılı sonlarında Kazvin Denizi’nin batısında kalan Amul kentinde dünyaya geldi. Tarih, tefsir, hadis, kıraat, fıkıh ve usul alanlarında ilim sahibi olan et-Taberi müçtehidlik mevkiine ulaştığı söylenen ulemadandır.
Henüz yedi yaşındayken Kur’an’ı ezberlediğini, sekiz yaşındayken cemaatin önüne geçip namaz kıldırabilecek seviyeye geldiğini, dokuz yaşındayken hadis yazmaya başladığını söylediği nakledilmiştir.
İlmine ilk olarak doğduğu yer olan Amul’da başlamış ve ordan Reyy şehrine rıhlet etmiştir. Muhammed bin Humeyd er-Razi’den hadis okumuş/yazmıştır. İbn İshak’ın megazisini de İbn el-Mufaddal’dan okumuştur. Tarih'ini bu eser üzerine bina ederek yazmıştır. Sonra İmam Ahmed bin Hanbel’den hadis dinleme arzusuyla Bağdat’a yönelmiş fakat henüz oraya varamadan vefat haberini almıştır. Bağdat  alimlerinden bir müddet istifadesinden sonra Basra’ya gitmiş, oradaki alimlerden de istifade etmiştir. Ve oradan Kûfe yolunu tutmuş Kûfeli alimlerden de hadis dinlemiştir.
Kıraat ilmini de Süleyman bin Hallad es-Samiriden ahzeylemiştir. Sonra tekrar Bağdat’a dönerek orda Şafii fıkhına ve Ulumu Kuran’a dair ilmini artırmıştır. 253/867 senesinde Mısır’a geçmiştir. Böylece süren uzun ilmî seyahatlerinden sonra tekrar Bağdat’a dönmüş, oradan da memleketi Taberistan’a yönelmiştir. Fakat memleketinde de pek kalmamış, bir kere daha Bağdat’a dönmüş ve vefatına kadar tedris ve telif faaliyetlerine burada devam etmiştir. Hicri 310/922 yılının Şevval ayında bir cumartesi akşamı vefat etmiştir.
Bağdat'a bu ikinci gelişinde teşbih/tecsim görüşüne katılmadığı için mücessime tarafından çeşitli baskılara maruz kalmıştır. Camide toplanan tecsim taraftarları ona İmam Ahmed b. Hanbel hakkındaki görüşünü ve –haşa– Allah Teala'nın Arş üzerinde oturduğunu ve yanında da Efendimiz (s.a.v)'in oturması için bir boş yer bıraktığını bildiren rivayet hakkındaki kanaatini sormuşlar, o da cevap olarak şöyle demiştir:
Ahmed b. Hanbel'in fukahaya muhalefeti itibara alınmaz. Onun fıkhî kanaatlerinin Hilafiyat cümlesinden olarak nakledildiğini ve onun mezhebini nakleden şayan-ı itimad talebesini görmedim. Arş üzerine oturma hadisine gelince, böyle bir şey muhaldir.
Tesbih ederim O'nu ki, münezzehtir arkadaşlıktan
Ve Arş'ı üzerinde birisiyle birlikte oturmaktan
Bunun üzerine binlerce kişi olduğu söylnen mücessime taifesi bu büyük imamın üzerine saldırmıştır. Kalabalık tarafından linç edilmeden önce canını kaldığı eve zorlukla atmıştır. Kaynaklar, evine atılan taşların, kapısının ününde büyük bir tepe oluşturduğunu nakleder. [31]
Eserlerinden bazıları şunlardır.
1- Târîhu'l-Ümem ve'l-Mülûk: Elimizdeki en kadim mufassal Tarih kaynağıdır.
2- İhtilâfu'l-Fukahâ: Bir kısmı bulunarak neşredilmiştir.
3- Letâifu'l-Kavl f Ahkâmi Şerâii'l-İslâm: Usûl-i Fıkh'a dairdir.
4- Kitâbu'l-Kırâât ve Tenzîlu'l-Kur'an.
5- Kitâbu Şerhi's-Sünne:
6- Kifâbu Adâbi Menâsiki'l-Hacc.
7- Kitâbu'l Mûciz fi'l-Usûl.
8- Kitâbu'l-Garîb ve't- Tenzîl ve'l-Aded.
9- Kitâbu Âdâbi'l-Kudât.
10- Câmi'u'l-Beyân an Te'vîli Âyi'l-Kur'ân: Rivayet tefsirlerinin başında yer alan meşhur eseridir.
 
İBN KESÎR'İN TEFSÎRU'L-KUR'ÂNİ'L-AZÎM'İ
İbn Cerîr et-Taberî'nin Câmi'u'l-Beyân'ından sonra "rivayet tefsiri" türünün en önemli örneği sayılan bu eserinde müellif, ayetlerin merviyyat zemininde tefsirine büyük ehemmiyet vermiştir. Eserinde rivayetlere sadece yer vermekle kalmamış, aynı zamanda rivayetlerin kritiğini de yapmıştır. Rivayet dairesinin genişliği ve rivayetlerin tashih-taz'ifindeki dirayeti, müellifin Hadisçi kişiliğini ve Hadis sahasındaki yetkinliğini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
Müellif, önce eserinde ele aldığı her ayetin kısaca manasını açıklar. Diğer ayetlerle irtibatını kurar. Ayet hakkında Kur'an zemininde söylenebilecekleri söyledikten sonra rivayetlere intikal eder. Önce ayetle ilişkili merfu rivayetlere yer verir. Arkasından da Selef'ten gelen nakilleri aktarır. Konuyla ilgili varsa İsrailiyat'a da değinir. Kimi yerde icmalî olarak bilgi verir, kimi yerde de İsrailî rivayeti detaylı olarak zikreder ve durumunu açıklar.
Bir rivayet tefsiri olarak başlıca kaynakları –Hadis musannefatı dışında– İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Atıyye gibi önceki müfessirlerin serleridir.
Ahkâm ayetlerinin tefsiri esnasında ayetten istidlal edilen fıkhî ahkâmı zikreder, mezhep imamlarının görüşlerini aktarır. Fıkhî ahkâmla ilgili bahislerde mutedil bir tavır gösterdiği ve aşırılıktan uzak durduğu söylenebilir.
Eserinde Kur'an, Kur'an ilimleri ve tefsire dair bir mukaddimeye yer vermiş olan İbn Kesîr, bu mukaddimede büyük ölçüde hocası İbn Teymiyye'nin Mukaddime fî Usûli't-Tefsîr'de yer verdiği görüşlerden istifade etmiştir. [32]
Arap aleminde birkaç baskısı bulunan eser, ayrıca Muhammed es-Sâbûnî'nin, Ahmed Şâkir'in, Muhammed Nesîb er-Rıfâ'î'nin ihtisarları ile de basılmıştır. Farklı tefsirlerden ilave izahlar eklenerek dilimize de çevrilmiştir.
 
KISSADAN HİSSE
14 Temmuz 1958 tarihinde Irak'ta bir hükümet darbesi oldu. General Abdülkerim Kasım liderliğinde gerçekleştirilen bu darbe, krallık yönetimine son vererek yerine cumhuriyet (!) yönetimini getirdi. Ortasından geçen Dicle nehrinin ikiye böldüğü başkent Bağdat'ta, Haşimî soyundan gelen kral II. Faysal (ki henüz çocuktur), dayısı ve perde arkasındaki asıl yönetici Abdulilah ve diğer yetkililer bu darbe sonucunda öldürüldüler.[33]
Rivayet tefsirleri, 42/eş-Şûrâ suresinin başındaki huruf-u mukattaanın tefsiri sadedinde ilginç bir rivayet nakleder. Buna göre bir adam Abdullah b. Abbâs (r.a)'a gelerek, "Hâ-mîm-ayn-sîn-kâf nedir" diye sordu. İbn Abbâs (r.a) cevap vermek istemedi ve yüzünü başka tarafa çevirdi. Adam sorunsu ikinci kere tekrarladı, ancak yine cevap alamadı. Soruyu üçüncü kere tekrar edince, orada bulunan Huzyefe b. el-Yemân (r.a) araya girerek şöyle dedi:
- Sorduğun şeyi sana ben haber vereyim. Bu ayet onun soyundan gelecek ve adı Abdulilah veya Abdullah olan bir adam hakkında indiği için cevap vermeyi istemedi. O adam, doğuda, aralarını bir nehrin ayırdığı iki şehre (ortasından geçen bir nehrin ikiye böldüğü bir şehre) yerleşecek. Allah Teala onların hâkimiyetinin zeval bulmasını murad ettiği zaman Allah Teala o şehirlerden birine bir gecen bir ateş gönderir ve o şehir sabaha yangından kararmış olarak çıkar. Sanki hiç orada yokmuş gibi olur. Daha sonra Allah Teala oraya zorbaları musallat eder ve hepsini yerle geçirir.
İbn Kesîr'in hakkında "garib, ilginç ve münker" tabirlerini kullandığı bu rivayet 14 Temmuz darbesine işaret ediyon olabilir mi?!..

--------------------------------------------------------------------------------


[1] Abdürrezzâk, el-Musannef, III, 220.
[2] et-Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, X, 259.
[3] et-Taberî, Câmi'u'l-Beyân, mezkûr ayetin tefsiri.
[4] ed-Dârimî, "Mukaddime", 21; Abdürrezzâk, XI, 231.
[5] 2/el-Bakara, 106.
[6] el-Buhârî, "Tefsîr", 2; Ahmed b. Hanbel, V, 113.
[7]et-Temhîd, XVII, 396-7.
[8]İrvâu'l-Ğalîl, I, 158.
[9]Bkz. Nasbu'r-Râye, I, 197.
[10] et-Telhîsu'l-Habîr, I, 228.
[11]"Kur'an", 1.
[12]I, 342.
[13]I, 121-2.
[14]III, 197-8.
[15]121-2.
[16] et-Tahkîk, V, 16; krş., Nasbu'r-Râye, II, 342.
 
[17]XII, 242.
[18]408.
[19]I, 121.
[20]I, 128.
[21]I, 276.
[22]IV, 181-2.
[23]III, 485.
[24]I, 122.
[25]185.
[26]IX, 44.
[27]Bkz. el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, III, 74.
[28]Bkz. Nasbu'r-Râye, I, 199; İbn Hacer, et-Telhîsu'l-Habîr, I, 228.
[29]et-Temhîd, XVII, 397.
[30]VIII, 10.
[31] el-Hamevî, Mu'cemu'l-Udebâ, V, 2450.
[32] Bkz. Muhammed Hüseyin ez-Zehebî, et-Tefsîr ve'l-Müfessirûn, I, 175-6.
[33] Bkz. http://www.sotaliraq.com/articles-iraq/nieuws.php?id=34289; http://www.kitabat.com/i29589.htm; 

casus telefon
casus teleon
casus telefon