Red Purple Black

Ebubekir SİFİL-Tefsirde İsrâiliyyât Meselesi

"Tefsirde İsrailiyat" konusu, Tefsir sahasıyla şu veya bu ölçüde ilgilenen istisnasız herkesin gündeminde bir "problem" olarak varlığını sürdüregelmiştir. Bu durumun ne zamandan beri böyle olduğu, bir diğer deyişle tefsirlerde İsrailiyat'ın[1] varlığının ne zamandan beri bir "problem" olarak görülmeye başladığı, konuyla ilgili sınırlı sayıdaki çalışmanın sadra şifa ölçüde üzerinde durduğunu söyleyemeyeceğimiz bir sorudur. Eserlerini İsrailiyyat'tan tecrid etme hassasiyetiyle hareket ettiği bilinen İbn Atıyye, Ebû Hayyân, İbn Kesîr gibi müfessirlerin, ümmeti İsrailiyat belasından kurtarmak adına gösterdiği gösterdiği hassasiyeti daha önceki müfessirler niçin göstermemiştir? İsrailiyat'ın özellikle mütekaddimuna ait tefsirlerde yer bulması babında, o müfessirlerin dinî hassasiyet, basiret ve ilmî ciddiyet noktasında müteahhirundan daha geride olduğu anlamına gelecek izah tarzlarına başvurmak ne kadar gerçekçidir? Belirtmek gerekir ki, bu tarz izahlar vakıayla örtüşmekten hayli uzaktır. Cahiliye döneminde gerek ticaret ve benzeri sebeplerle dışarıdan gelen, gerekse bölgede yerleşik bulunan Ehl-i Kitap'la[2] ilişki halinde olduğunu bildiğimiz Mekke ve Yesrib (Medine) Araplarının, Ehl-i Kitap'tan kayda değer ölçüde etkilendiklerini söylemek eldeki bilgiler doğrultusunda mümkün görünmemektedir.[3] Hatta Cahiliye dönemi Ehl-i Kitab'ının isimlerinin neredeyse tamamının Arap ismi olması gibi göstergeler, bunun tam tersinin vaki olduğunu söylememizi mümkün kılmaktadır. Nasıl olmuştur da vahyin ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in görülmemiş bir "izzet" ve "üstünlük" anlayışı kazandırdığı Arap-İslam toplumu, üstelik de içlerinde ancak "zimmî" statüsünde yaşama imkânı bulabilen Ehl-i Kitab'ın rivayet, inanç ve kültürlerinden cahiliye döneminde dahi görülmemiş bir şekilde etkilenmiş, İslam alimleri onların Kur'an ve sahih Sünnet'e aykırılığı aşikâr olan hurafelerini tefsir kitaplarına almıştır? İslam toplumu bünyesinde yaşayan Ehl-i Kitap (bilhassa Yahudi) din adamlarıyla İslam uleması arasında vuku bulan bilgi alış-verişi, münazaralar ve günlük hayatın akışı içinde cereyan eden sosyo-ekonomik ilişkiler gibi hususların –Abdullah b. Selâm (r.a), Ka'b el-Ahbâr gibi isimlerin İslam'a girmesinin de etkisiyle– İsrailiyat'ın İslam kültür, ilim ve irfanına sızdığı tesbiti[4] doğrusu çok da inandırıcı değildir. Hele Kur'an tefsiri sadedinde Ehl-i Kitab'a müracaat ve onların söylediklerini gerçek olarak kabul eden birtakım sahabîlerin varlığından bahsetmek, kanaatimize göre büyük bir haksızlıktır.[5] Meselenin aslı İbn Hacer, Lisânu'l-Mîzân'da, İmam et-Taberânî'nin biyografisini verirken şöyle der: "İsmail b. Muhammed b. el-Fadl et-Teymî, et-Taberânî'yi, aralarında uydurma ve son derece münker olanların bulunduğu ve Sahabe ve daha sonraki nesillerden bazı kimseler hakkında yaralayıcı ifadeler taşıyan rivayetler nakletmekle ayıplamıştır. Oysa bu, et-Taberânî'ye mahsus bir tutum değildir. Dolayısıyla bu meyanda yalnızca onun adının zikredilmesinin bir anlamı yoktur. Bilakis, h. 200 yılından bu yana geçen yüzyıllarda Muhaddisler'in çoğunluğu, bir rivayeti isnadıyla verdikleri zaman, onun sorumluluğunu üzerlerinden attıklarına inanıyorlardı." [6] Bu açıklamayı da dikkatte tutarak, İsrailiyat'a, hatta çok zayıf ve uydurma rivayetlere eserlerinde yer veren ulemanın bu tutumunu şöyle açıklayabiliriz: 1. İlk dönemlerde sened ve rical bilgisi –en azından daha sonraki asırlara nisbetle– daha yaygın olduğundan, hangi türden olursa olsun bir rivayeti eserinde senediyle zikreden alim, o rivayetin durumunu da açıklamış oluyordu. Zira sened, rivayetin –tabir yerindeyse– "kimlik kartı" mesabesindedir. 2. İslam alimi, kendisine kadar intikal etmiş ilmî birikimi, "bir bütün" olarak kendisinden sonrakilere aktarmayı görev saymış, kendisine ulaşmış bilgiyi emanet duygusu ve büyük bir özgüven hissi içinde sonraki nesillere aktarmıştır. Nitekim et-Taberî'nin Târîhu'r-Rusul ve'l-Mulûk'unun baş tarafında yaptığı açıklama[7], bu eserde yer verdiği gayri sahih ve gayri makbul rivayetlerin varlık sebebini oldukça net biçimde izah etmektedir. Ancak sonraki devirlerde bilgi seviyesinin düşmesi, sened ve rical ilimlerine ilginin azalması gibi sebepler dolayısıyla kaynak eserlerde gördüğü her rivayeti, müellifinin ihticac amacıyla sevk ettiği sahih rivayetler olarak değerlendirme eğilimi yaygınlaşmaya başlayınca, ulema, uydurma, çok zayıf ve İsrailî, rivayetleri ayrı/müstakil eserlerde toplama ihtiyacı hissetmiştir. Bu tarz eserlerin nisbeten daha geç dönemlerde ortaya çıkmasının sebebi budur. ALLAH TEALA'NIN ARŞ'I İSTİVASI Üzerinde öteden beri hayli tartışmalar cereyan eden "istiva" meselesi hakkında ez-Zemahşerî'nin büyük bir zekâ mahsulü olan şu tesbiti, aynı zamanda "dirayet tefsiri"nin, hakkı verilerek yapıldığında ne denli önemli olduğunu da dikkatimize sunmaktadır: Müfessirimiz, "Arş'ı taşıyan ve çevresinde bulunalar (melekler) Rabb'lerini hamd ile tesbih ederler; O'na iman ederler…" (40/Mü'min, 7) mealindeki ayetin tefsiri esnasında şöyle der: "… Eğer mesele Mücessime'nin dediği gibi olsaydı (Allah Teala'nın Arş'ı istivası, oraya yerleşmiş olması anlamına gelseydi), Arş'ı taşıyan ve onun etrafında bulunan meleklerin Allah Teala'yı görmeleri gerekirdi. Oysa onlar bu ayette "Allah'a iman" ile tavsif edildiklerine –ki iman ancak "görülmeyen" hakkında söz konusu olur– ve bu imandan da övgü yollu bahsedildiğine göre, buradan, onların imanı ile yeryüzündekilerin ve bu makamın dışında bulunanların hepsinin şu noktada müşterek olduğu anlaşılır: Hepsinin imanı, başka değil, ancak nazar ve istidlal yoluyladır ve Allah Teala'nın bilinmesinin bundan başka bir yolu yoktur. Ve yine anlaşılır ki, Allah Teala, cisimlerin (bir yeri mekân tutmak ve saire gibi) özelliklerinden münezzehtir."[8] Büyük müfessir ve Kelamcı Fahruddîn er-Râzî, mezkûr ayet üzerinde –adeti olduğu veçhile– pek çok açıdan kıymetli değerlendirmeler yaptıktan sonra şöyle der: "Eğer, "Tesbih ve tahmilde iştigal, ancak önceden iman etmiş olmakla mümkündür; öyleyse burada Allah Teala'yı hamd ile tesbih eden meleklerin "iman ettiği"nin ayrıca zikredilmiş olmasının faydası nedir?" dersen, bunun faydası, el-Keşşâf sahibinin gerçekten güzel bir istidlalle ortaya koyduğu şu husustur…" Bu ifadelerden sonra ez-Zemahşerî'nin yukarıda zikrettiğimiz istidlalini anlam olarak ve açıklamalı bir tarzda zikreden er-Râzî, şayet Allah Teala Arş'ın üzerine yerleşmiş olsaydı Arş'ı taşıyan melekler tarafından görülmesi gerektiğini, bu durumda onların imanının "gözle görülene iman" anlamına geleceğinden, övgüye değer bir husus olmayacağını belirttikten sonra sözlerini şöyle bağlar: "Allah Teala, el-Keşşâf sahibine rahmet eylesin. Tefsirinde bu nükteden başka bir şey ortaya koymamış olsaydı, iftihar ve şeref olarak bu bile ona yeterdi."[9] Kaynak Tanıtımı SAHİH RİVAYETLERE DAYALI TEFSİR Tefsir'i İsrailiyat'tan ve zayıf ve uydurma rivayetlerden arındırma, bu tarz rivayetlere yer vermeyen tefsirler vücuda getirme çabalarının tarih içinde uzun bir geçmişi bulunmaktadır. el-Beğavî'nin Me'âlimu't-Tenzîl'i, İbn Atıyye'nin el-Muharraru'l-Vecîz'i, Ebû Hayyân'ın el-Bahru'l-Muhît'i ve İbn Kesîr'in Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm'i bu tarz bir endişeyle vücuda getirilmiş eserlerin başlıca örneklerini oluşturur. [10] Medine İslam Üniversitesi Tefsir hocalarından Prof. Dr. Hikmet b. Beşîr b. Yâsîn'in et-Tefsîru's-Sahîh/Mevsû'atu's-Sahîhi'l-Mesbûr mine't-Tefsîr bi'l-Me'sûr[11] adlı çalışması bu hassasiyetin son ürünlerinden biridir. Müellif, ele aldığı ayetlerin tefsiri meyanında, önce Sahîhân'da mevcut rivayet bulunup bulunmadığına bakmış, bu eserlerde yoksa diğer Hadis kaynaklarına ve rivayet tefsirlerine müracaat etmiştir. "Selefî" bir çizgide yürüdüğü anlaşılan müellif, eserinde yer verdiği rivayetler hakkında Hadis sahasının otoritelerinin müsbet hükmünün bulunmasına bilhassa dikkat etmiş, "zayıf" olduğu söylenmiş rivayetlere dahi eserinde yer vermemiştir. Bu özelliğiyle eser, bir tefsirden beklenen belli başlı hususlardan sadece bir kısmını, ayetler hakkında müellifin bulabildiği merfu, mevkuf ve maktu rivayetleri –senedsiz olarak– ihtiva etmektedir. Dolayısıyla "muhtasar bir rivayet tefsiri" olarak tavsif edilebilir. Şahsiyet (Biyografi) ÖMER B. MUHAMMED EN-NESEFÎ Ebû Hafs Necmuddîn Ömer b. Muhammed en-Nesefî, 461/1068'de Nesef'de doğmuş, 537/1142'di Semerkand'da vefat etmiştir. Tefsir, hadis, Fıkıh, Usul-i Fıkıh, Kelam… gibi ilimlerde otoritedir. Hanefî-Maturîdî çizginin önemli temsilcilerindendir. Ebu'l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî'nin talebesi, el-Hidâye sahibi el-Mergînânî'nin hocasıdır. 100 civarında eser vermiştir. et-Teysîr fi't-Tefsîr isimli tefsiri meşhurdur.[12] el-Keşşâf sahibi ez-Zemahşerî ile görüşmek üzere ziyarete gittiğinde yanına girmek için izin istemiş ve aralarında şöyle nükteli bir konuşma geçmiştir: - Kapıyı çalan kimdir? - Ömer. - İnsıraf et! - Efendim! Ömer munsarif olmaz! - Tenkir edilirse olur![13] Buradaki nükte şudur: "Ömer" kelimesi "gayr-i münsarıf" bir kelimedir, yani harekesi değişmez. Ez-Zemahşerî'nin kullandığı "İnsıraf et" ifadesi hem "Çekil git!" anlamına, hem de "Ömer kelimesinin harekesini sarf kurallarına göre tayin et" anlamına gelmektedir. en-Nesefî'nin "Ömer munsarif olmaz" şeklindeki cevabı da iki anlamlıdır. Yani bu cevapla o, hem "Ömer ayrılıp gitmez", hem de "Ömer kelimesinin harekesi Sarf kuralları doğrultusunda değişmez" demiş olmaktadır. Keza büyük dil ustası ez-Zemahşerî'nin mukabelesi de aynı tarzdadır: "Tenkir edilirse munsarif olur" demekle o, hem "Ömer kelimesi nekire kılınırsa Sarf kralları doğrultusunda hareke alır", hem de "kapıdaki Ömer isimli kişi azarlanıp paylanırsa ayrılıp gider" demektedir. et-Teftâzânî tarafından Şerhu'l-Akâid adıyla şerh edilen el-Akâidu'n-Nesefiyye isimli metin bu zata nisbet edilirse de, gerçekte Muhammed Ebu'l-Fadl Burhânuddîn en-Nesefî'ye aittir.[14] Kıssadan Hisse Ehl-i Sünnet Kelamı'nın zirve isimlerinden İmam el-Bâkıllânî, hazır cevaplığı ve zekâsıyla çağının müstesna şahsiyetlerindendi. Birgün Rafızîler'in Kelam ilminde lideri durumundaki İbnu'l-Mu'allim'in bulunduğu bir meclise geldi. İbnu'l-Mu'allim arkadaşlarına dönerek, - İşte Şeytan geldi, dedi. Aralarında epey mesafe bulunmasına rağmen el-Bâkıllânî kendisi hakkındaki bu sözü duymuştu. Meclise gelip oturduktan sonra İbnu'l-Mu'allim ve arkadaşlarına dönerek, - Yüce Allah şöyle buyurur: "Görmedin mi, biz o şeytanları o kâfirlerin üzerine salmışız; onları kışkırtıp kıvrandırıyorlar." (19/Meryem, 83)[15] -------------------------------------------------------------------------------- [1] Zayıf ve uydurma rivayetleri de bu cümleden olarak zikredebiliriz. [2].Mekke'de, tek tük görülen Yahudi varlığına karşın Kureyş kabilesi içinde dahi Hristiyan olanlara rastlanmaktadır. Yesrib'de ise durum tam tersi istikamettedir. Şehir dışındaki hisarlarda kümeler halinde yerleşmiş bulunan Nadiroğulları, Kaynukaoğulları, Kureyzaoğulları… gibi Yahudi kabilelerinin mevcudiyeti yanında, burada Hristiyanlar'ın varlığı bilinmemektedir. Yâsîn Gadbân, Cahiliye döneminde Hicaz bölgesinde 21 Yahudi kabile ve boyunun yaşadığını tesbit etmiştir. Bkz. Medînetu Yesrîb Kable'l-İslâm, 101-2. [3] Bkz. Yaşar Çelikkol, İslam Öncesi Mekke, 183 vd. [4] Bkz. Muhammed Hüseyin ez-Zehebî, el-İsrâiliyyât fi't-Tefsîr ve'l-Hadîs, 16-7; Aydemir, a.g.e., 46 vd. [5] Aydemir, 45. [6] İbn Hacer, Lisânu'l-Mîzân, III, 75. [7] I, 7-8. [8] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 148. [9] Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru'l-Kebîr, XXVII, 33-4. [10] Bkz. İbn Teymiyye, Mecmû'u'l-Fetâvâ, XIII, 354 vd.; el-Kevserî, Makâlât, 41; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyât, XVI. Hikmet b. Beşîr b. Yâsîn, et-Tefsîru's-Sahîh/Mevsû'atu's-Sahîhi'l-Mesbûr mine't-Tefsîr bi'l-Me'sûr, Dâru'l-Maâsir, Medine-1420/1999, I-IV. [12] el-Leknevî, el-Fevâidu'l-Behiyye, 149-50. [13] el-Kuraşî, el-Cevâhiru'l-Mudıyye, II, 658. [14] Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, II, 464. [15] Kadı Iyâd, Tertîbu'l-Medârik, II, 589. Aynı kaynakta, bu hadisenin, el-Bâkıllânî ile bazı mu'tezilîler arasında geçtiğinin de söylendiği belirtilmektedir.

casus telefon
casus teleon
casus telefon